Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Bedri Baykam

BAYRAM, BALBAY VE NİGAR ...

02.12.2009

Kurban Bayramı’nda yazıldı bu makale... Eskiden bayramların havası çok tatlıydı. Neden mi? Çünkü dini duygular temiz ve güzeldi. Din, içimizde iyi günlerde ulvi bir saklı güç kaynağı, umutsuz anımızda bizi besleyecek bir manevi servetti. Rahmetli aile büyüklerimizin kıldıkları namazlar, zekat veren tüm akrabalar etrafta güzel sahneler oluşturuyordu. Din, dokunulmazlığı olan bir hazineydi ve kimse onu kendine güç elde etme malzemesi yapma peşinde değildi. Açıkçası neyi özlüyorum biliyor musunuz? Dinin politikaya, felsefeye, sanata, uygar yaşam tarzlarına alternatif ilan edilip günlük kavgalara malzeme edilmediği, görkemini ve gizemini “mahfuz” tuttuğu günleri... Önüne gelenin siyasi cinayetlerini, kadın düşmanlığını, yolsuzluklarını, cehaletini, hak yeme rezilliklerini, “hayat ihalesi”ne fesat karıştırma reflekslerini, yalanlarını, dolanlarını din kılıfına sarmalayamadığı, buna cüret etmeyi aklından bile geçirmediği günleri özledim... Bu adamlar, en büyük zararı Atatürkçülüğe veremediler, dine verdiler. Halkımızın diniyle olan o güzel, laik ve sevgi dolu özel ilişkisine saldırdılar...

Geçen hafta Pazartesi günü sevgili Ümit Zileli ile beraber Silivri’ye “Dava”ya gittik. Kafka’nın “Dava”sını bile gölgede bırakan o ünlü davaya... Cumhuriyet, Balbay’ın savunmalarını, o kendine has esprileriyle beraber en güzel şekilde aktardı. Ama eklemek istediklerim var: Balbay o gün orada öyle bir manevi işkence gördü ki, ben dinlerken zor dayandım. Bir tahminim var,  (şaka değil): Galiba Sayın Savcılar, Balbay’ın Cumhuriyet Ankara  şefi olarak çalıştığı dönemi “ 12 Eylül misali ara rejim” günleri sanıyorlar. Çünkü aksi takdirde o soruları yöneltmezlerdi Balbay’a: “Neden İlhan Selçuk’la CHP üstüne konuştunuz, neden Ankara’da lokantalarda akademisyen veya gazeteci veya televizyoncularla, sendikacılarla buluştunuz?” , “Neden CHP’nin kapılarını açması gerektiği konusunu konuştunuz?”. İşte bunları dinlerken o sonuca vardım. Savcılarımız “normal” bir siyasi dönem hakkında hiç bu soruları sorarlar mı? Neredeyse ayağa kalkıp bunu hatırlatacaktım Yüce Mahkemeye, sonra birden içime bir kurt düştü, “Acaba biliyorlar mıdır?” diye, sonra kafam tam karıştı, sustum. Balbay neler demedi ki! “Alpaslan Işıklı veya Ahmet Necdet Sezer’le görüşmüşüm, kim bunlar, terörist mi?”. “Bana neden mesleğimi iyi yaptığım burada soruluyor, niye bol tasvirli not tuttuğum; ÇÜNKÜ BEN GAZETECİYİM.  KİTAP YAZARIM! Siz hiç “gazeteci-terörist” diye birşey duydunuz mu? Burada bana karşı yapılan, notlarım üzerinden “böl, parçala, soru üret” taktiğidir!”

Balbay’ın avukatları da mükemmeldi . Örneğin malum konu edilen “günlükler”in bilgisayar verilerine göre Windows değil, Mac’le yazıldığını, Balbay’ın Mac bilgisayar’ı olmadığını, yine verilere göre mesela 26 Şubat 2007 tarihinde aynı gün, aynı saatte hiçbir normal insanın yapamayacağı şekilde bir saniye arayla 6 dosya oluşturulduğunu ve daha onca çelişkiyi hatırlattılar...  Mahkeme bu bilgileri en iyi şekilde değerlendirecektir. Orada “sanık” statüsündeki arkadaşlarımızla on metre kadar yaklaşıp hasret giderebildik. Balbay’la, Tuncay Özkan’la, Dr. Gürbüz Çapan’la, diğer hepsiyle... Moralleri görebildiğimiz kadarıyla iyiydi, karşılıklı espriler yaptık, gönül bağlarımızı tazeledik. En kısa zamanda şuçsuzlukları tescil olarak aramızda olacaklarından şüphem yok.

Yine bu bayram günlerinde, dini bir siyasal-sosyal baskı ve şiddet aracına dönüştüren bir ülkenin, İran’ın ateist-laik kadın liderlerinden Nigar Azizmuradi, Kumkapı’da özgürlüğü elinden alınmış şekilde İran’a iade edilme tehlikesi ile karşı karşıya bekliyordu. BM’nin ve Dış İşleri’nin bu konuda alacakları karar son derece hayati bir “ölüm-kalım” meselesi. Çünkü yobaz ülkelerde muhaliflere reva görülen şiddet ve idam cezaları malumumuz...  Her birimiz onun yerinde olabilirdik ... Onun düşünceleri nedeniyle ortaçağ cezalarına düşmemesi, hepimizin sorumluluğundadır. Umarım bir gün Azizmuradi ve Balbay, hak ettikleri özgür bir ortamda, bu kasvetli Kasım sonunu gülümseyerek hatırlayıp, bir dost masasında şarap içebilecekleri bir güzel yemek paylaşırlar! Tabii kabus bitince, bizler yine dinin güzelliklerini görebildiğimiz masum günlere dönebildikten sonra...