Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Bedri Baykam

PANELLERDE SÖYLENMEYENLER!

09.03.2010

        Ben artık sabrımı kaybettim! Güya ülkenin durumunun tartışıldığı platformların yüzde doksanında Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek siyasi durumu gündeme gelemediği için, bu yazıları lütfen dikkatle okuyun!
        Bu ülkenin, siyaset yapmanın “olmazsa olmaz” şartlarını belirleyen bir Anayasası ve Siyasal Partiler Kanunu vardır. Bu yasalara göre Türkiye tartışılmaz şekilde laik ve demokratik hukuk devletidir. Siyasete dini karıştırmak tamamen Anayasa ve kanunlara aykırıdır. 
         Ama şu işe bakın ki, her gün iç ve dış basında, ülkemizdeki iktidardan “İslamcı hükümet” diye söz ediliyor! Ve iktidar partisinin “anti-laik faaliyetlerin odağı” olduğu, hakkında açılan kapatma davasından sonra en yüksek organ olan Anayasa Mahkemesi tarafından saptanmış! Peki her gün “hak, hukuk ve demokrasi”den söz edenler, ülkenin tamamen illegal şekilde, yasa ve demokratik teamüllere karşı,  siyasal İslam batağına çekildiğini görmezden gelerek, yalnız “Ergenekon savcılarına” destek veren içeriksiz avukatlıklara geçtikleri zaman kimse onlara “ANA KONU”yu hatırlatmayacak mı? Yani “imza ıslaktı-kuruydu” ya da” plan vardı-yoktu”nun ötesini, işin özünü…  Ülkeyi illegal şekilde kuşatan irtica sarmaşıklarını görmezden gelen bu medya maskaralığı nerelere kadar uzanacak? Ana sorun, Türkiye’de iktidar partisinin, Anayasa’nın değiştirilemez temel maddelerini “kadük” bırakan icraatlarla ülkenin siyasi ortamını kuşatması ve kendine yönelik her muhalefeti toptan yok etmeye yemin etmiş bir faşizm seviyesine geçmiş olmasıdır! Bunlar yok sayılarak yapılan tartışmalar, ürkek zaman kayıplarından ibarettir.
        Sürekli gündeme gelen malum kesimin papağan gibi tekrarladığı görüş şudur: “Efendim, demokratik sağlıklı bir yapıya kavuşmak için, siyasetin her kanalından militarizmin, yani askerlerin tamamen çıkması lazımdır. Yoksa sivil ve demokrat bir rejime geçilemez. AKP ülkede askerlerin vesayetini tasfiye ederek tam demokrasiye sancılı da olsa bir geçiş süreci sağlamaktadır”. Bu görüşün tutarlılık omurgası sakattır. Siyasal ortamın tamamen sivil bir partinin iktidarına bırakılmış olmasıyla, o ülkenin rejiminin demokrat olması arasında hiçbir bağlantı yoktur. Şöyle ki, “sivil” bir tek parti yönetimi, askerlerin hiç karışmadığı (veya tamamının hapiste olduğu!) bir ülkede, yargı mensuplarını kendi görüşünden kesimler arasından seçip atayarak, medyayı tehdit ve mali baskılarla muhalefet edemez duruma düşürerek, ülkenin doğal yaşam tarzını sözde “muhafazakar” baskılar altına alıp, ifade özgürlüğü, sendikal haklar, sanat, eğlence, alkol ve erotizmi her yerde gizli ya da açık düşman haline getirerek,  muhalefet partileri hakkında olmadık yöntemlerle (Demokrat Parti iktidarının 1960 devrimi öncesi yaptığı gibi) şaibeler yaratıp onları yok etme yoluna giderek demokrasiye darbe vurabilir. Bunun da ötesinde halk, aydınlar ve sivil toplumun büyük çoğunluğunu da (sahi öyle bir güç vardı faşizme geçmeden önce, hatırlayanınız var mı?) dinleme, polis baskınları ve yıldırıcı davalar ile susturup, ülkeyi toptan anti-demokrat bir faşizmin ateşine geri dönüş ve seçimle iktidarı bırakma yollarını imha ederek bilinçli olarak atabilir. Şimdi böyle bir ortamın adı “sivil ve demokratik” olabilir mi? Bu mantığa -tarikat gazetecileri hariç- değil kargalar, karıncalar bile yüksek sesle güler!
        Yaşanan ve pek analiz edilmeyen gerçek, AKP’nin demokrasiyi toptan ortadan kaldırma operasyonuna karşı, tepki verme ihtimali olan her odağın önünün kesilmesi ve bu partinin denetimsiz kalarak tek partilik sivil (!) faşizm rejimine geçişin önünün tamamen açılmasıdır! TSK maddi manevi olarak, yürütülen psikolojik savaşla zaten devre dışı kalmış, varlığıyla yokluğu bir olan konuma geriletilmiştir. Anayasa Mahkemesi, önerilen değişikliklerle ister üye yapısı değiştirilerek, ister parti kapatma hakkı neredeyse elinden alınıp yok edilerek, bu konuda işleyemez hale dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Keza HSYK’nın yapısında Parlamento’nun keyfine gore şekillenmesinin istenmesi aynı senaryonun parçasıdır. Medya, sivil toplum ve hatta muhalefet partileri de tamamen direnç hakları yok edilmek istenen odaklar haline getirilirse, geriye Erdoğan’ın tarif ettiği, tüm zerreleriyle tek kişiye teslim edilmiş zavallı bir ülke dışında ne kalacak söyler misiniz?

        İşte “demokrasi” diye size yutturulmaya çalışılan uçuruma düşüş senaryosunun, ancak bu haftaya sığan özeti sevgili dostlarım…