Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Bedri Baykam

Bolu Valisi, Anıtkabir ve Sıvacı…

25.07.2009

Bu yaşananlar her birimizin gözü önünde oluyor. Olay artık çığırından çıkmış durumda. “Bolu Valisi”, sözde tarafsızlığını unutup, iktidara yaranmak için malum gündem hakkında helal süt emmiş bir vekil gibi konuşuyor. Kimbilir, belki yarın bir kaymakam ve bir sade kent savcısı, Genelkurmay Başkanı’nı soruşturmak üzere nizamiyeden giriş yapacaklar! Olay “imam-türban demokrasisi” çerçevesinde çöküşe geçti.

Bu Cumhuriyeti askerler kurdular. Demokrasiyi de onlar getirdiler. Atatürk Cumhuriyeti ilan ettikten sonra yaşarken çokpartili rejime sıhhatli bir geçiş denedi, olmadı. 1946’da İnönü döneminde bu adım da gerçekleştirildi.

Atatürk, halka inandı, egemenliği ona devretti. Rejimi ise orduya ve gençliğe emanet etti… Laik demokratik Cumhuriyetin dış ve özellikle iç düşmanlarına karşı o çok iyi bildiğimiz uyarıları yaptı. Egemenliği devrettiği halkın içinde, Şeyh Sait ve Menemen isyanlarını örgütleyenlerin tehlikeli uzantıları olduğunu biliyordu.

Yıllar geçti. Bugün “militarist” olmakla suçlanan askerler, dört kere rejime ayar yaptılar, rotasını kendi doğru bildikleri şekilde düzelttiler. Bu konular hakkında onca kitap yazdık, ömür boyu da yazmaya devam edebiliriz. Ama bir gerçek var: Müdahalelerde hedef “militarizm” olsaydı, askerler geldikleri gün, nasıl gideceklerinin planını yapmazlardı. İsteselerdi demir atıp, Anayasaları baştan yazarken, kendilerine padişah yetkileri verip, Ortadoğu’nun veya Güney Amerika’nın militarist rejimleri gibi bir yeni sistem kurarlardı. Dolayısıyla onlara her şeyi söyleyebilirsiniz, ama “militarist” diyemezsiniz çünkü bunu yaparsanız gülünç duruma düşersiniz! Bu ordunun önünde her dört müdahelede bir engel var mıydı, iktidarı bırakmamak için?

Neyse geçelim. Ne demiştik? Cumhuriyeti askerler kurdu. Ama artık bu Cumhuriyet hakkında herkes ağzına gelen her şeyi söyleyebilir, kurucusuna en küstah, en saldırgan dille hücum edebilir… Bunlar arasında, “akademisyenler”, imamlar, yolsuzlukçular, Batı’dan sipariş alan gazeteciler, cehalet içinde yüzen bahtsızlar, ne ararsanız olabilir. Bir tek kesimin ise, artık yorum yapma hakkı kalmamıştır: Ordu mensupları! Onlar artık son otuz yılda, adım adım geriledikleri noktada, artık medyokrasinin ve “AB”nin denetimi altındalar. En önemli görevleri, artık “irtica” dahil, hiçbir “iç” tehlikeye karşı gözlerini açmamaları. Yakında, daha da “Radikal” bir vali, “Birgün”, ağzını yine bir “Taraf”larda açıp “artık bu TSK’ni dağıtıp, imanlı bir özel güvenlik sistemine geçme “Zaman”ı gelmiştir” derse, inanın hemen bu çok özel medyanın “Star”ı oluverir. Espri yaptığımı sanıyorsanız, o “Vakit”, hangi “Yeni Şafak” söktüğünde bunlar başınıza gelecek diye, bekleyin görün.

Atatürk bu Cumhuriyeti Ordu ve gençliğe emanet ederken, ülkeyi yönetecek olan siyasi ve bürokratlara hiç mi hiç güvenmediğini açıkça ifade etmiş… Herkesin neredeyse ezbere bildiği “Gençliğe Hitabe” veya “Bursa Nutku”nu, burada bir milyonuncu kere yazmanın anlamı yok. Ama bir metin daha var: Anıtkabir merdivenlerini çıktıktan sonra, içeride sağda yukarıdan aşağıya, duvarda yer alır. 29 Ekim 1938’de Atatürk, ağır hastayken, ölümünden kısa süre önce askere şunları söylüyor:
"…Türk vatanının ve Türk camiasının şan ve şerefini, dahili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük milletimizin tam bir inan ve itimadımız vardır…”

Son yaşananlardan sonra birkaç saptama kaçınılmaz hale geldi. Birincisi, bu cümlelere baktığımızda, sık sık ifade edildiği gibi, ele avuca hiçbir şey gelmeyen “Ergenekon” davasında  yaratılan gülünesi ortamın mantığına göre, şaka değil, Atatürk gerçekten “1”numaralı sanıktır. Çünkü, mesela Bolu Valisi, bu duvar yazısından hemen nem kapıp, Ata’yı ihbar etmeye kalkışabilir! 

En iyi çözüm, acil olarak o duvarın bir takibata uğramadan sağlam bir sıvacıya devredilmesi ve o sözlerin hiçbir zaman “söylenmemiş” farz edilmesiyle Vali ve benzer hassasiyetleri olan Savcıların sakinleştirilmesidir. Zaten Atatürk devrimlerinin bir Çin işkencesine paralel yöntemlerle yok edildiği şu günlerde, o duvarı Anıtkabir’de sergilemenin günümüzde herhangi bir gerekçesi kalmamıştır. Demeçlerine bakılırsa, iktidar ve muhalefetin üzerinde anlaştıkları tek konu da herhalde budur!