Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Bedri Baykam

CASTRO VE DÜNYANIN EN MÜKEMMEL SAVUNUSU

01.12.2016

Fidel Castro’nun ölümünün ardından, “Küba’nın Atatürk’ü” olarak görebileceğimiz bu büyük devrimci hakkında onca makale yazıldı, belgeseller ve sayısız fotoğraf gösterildi. Bizim yeni Türkiye tuzağında tarihten ve sosyal izlerden kopuk yaşayan gençlik bile özetle onun kim olduğunu biraz daha iyi anlama fırsatı buldu. Dolayısıyla bugünkü yazımda Castro’nun ne hayatını özetlememe gerek var, ne de Atatürk’ü hangi candan kelimelerle övdüğünü tekrarlamama... Bugün burada, genç devrimci Fidel Castro’nun Batista rejimine karşı ilk büyük mücadelesini ve bunun sonucunda oluşan mahkemede yaptığı unutulmaz savunusunu gündeminize taşıyacağım.
Tarihte birçok savunma veya iddianame metni, unutulmazlar arasında yerini almıştır. Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’ın savunmaları, ABD’de  Black Panther’lerin savunmaları, Saddam Hüseyin’in bütün engellemelere karşın yaptığı son savunması, savcı Jim Garrison’un Kennedy cinayetinde sanık sandalyesine taşıdığı işadamı Clay Shaw hakkındaki iddianamesi gibi siyaset ve hukuk tarihine kalmış metinler, hatırlanacaklar arasındaki örneklerdendir. Fidel Castro’nun “Tarih beni aklayacak” cümlesiyle hatırlanan savunma metni ise bu örnekler arasında -bana göre- Gezmiş savunmasıyla beraber, en unutulmazların başında gelir.
10 Mart 1952 tarihinde yaptığı askeri darbe ile iktidarı ele geçiren diktatör Fulgencio Batista’ya karşı, Fidel Castro ve arkadaşları, Moncada askeri Garnizonu’na 26 Temmuz 1953 tarihinde bir saldırı düzenlediler. Girişimin başarısızlığa uğramasının sonucunda, Castro’nun birçok arkadaşı hunharca  öldürüldü, kendisi gibi bazıları da hapse atıldı. Arkadaşları ile olağandışı kötü şartlarda bu süreci geçiren Castro, büyük zorluklarla savunusunu hazırladı. Aslında buna savunudan çok karşı- iddianame veya mücadele gerekçelendirmesi de diyebiliriz. Bu tarihi savunma metninin dışarıya sızdırılıp, halka ulaştırılması çalışmalarında, Castro ve arkadaşlarının kullandığı metodlar arasında limon suyu ile yazılmış ve ancak kağıt ısıtıldığında görülebilen satırlar veya kibrit kutusu içine sığabilecek küçücük minyatür ötesi yazılar var. Genç Fidel, bu tarihi metni 16 Ekim 1953 tarihindeki duruşmada okudu. Hedef, yapılan tüm baskılara karşı, kendi karşı propagandasını oluşturmak ve yaymaktı. “Bu metin aslında bizim program ve ideolojimizi de içinde barındırıyor” diyordu Castro. İlk hedefi 100.000 kopyanın basılıp dağıtılması idi. İlk aşamada bu on binlerde kaldı -ki bu da hiç fena değildi. Ana hedeflerinden biri, Batista rejiminin barbarlığını ve suçlarını halka aktarabilmekti. 26 Temmuz hareketinde uğradığı mağlubiyetten, analiz ettiği nedenlerle birlikte bu metin sayesinde temeli atılan bir galibiyet doğmuştu. Şimdi size bu tarihi günde Castro’nun ağzından çıkanlardan derlediğim bir özet çeviriyi vermek istiyorum:

TARİH BENİ AKLAYACAK” -FİDEL CASTRO
“Saygıdeğer Hakimler,
Tarihte hiçbir zaman, bir müdafi, bu kadar ağır ve kötü şartlarda savunmasını hazırlamamıştır. Bana yardımcı olmak isteyen cesur avukat benimle görüştürülmedi bile. Şu bulunduğum hapishanede kaç kere beni öldürmeye çalıştılar... Benim saklayacak hiçbir şeyim yoktu. İlk günden itibaren her şeyi aynen olduğu gibi açıkladım. Hangi silahı hangi parayla aldığımız dahil... Biz doğruları açıkladıkça, hakkımızda uydurulan yalanlar iskambil kartlarından oluşmuş şatolar gibi çöktü. Yapılacak ikinci sorgumda, hükümet güçlerinin Manzanillo bölgesindeki katliamlarını karşı-sorgu olarak gündeme taşıyabilirdim. Bu nedenle beni duruşmaya almadılar. Hedefleri doktorlardan benim hakkımda hasta raporu almaktı; bunu başaramadılar. Kaçmak istediğimi iddia edip öldürmeyi de başaramadılar. Bu planları da deşifre olup suya düştü. Kendini müdafaa etmek isteyen silahsız, yalnız bir adamdan korktular. Aslında dava açıldıkça, roller değişti. Suçlayanlar, suçlananlar oldu, suçlananlar da suçlayanlar... Bu salona ancak iki avukat ve altı yandaş gazetenin muhabiri girebildi. Ceza kanunu bile bana verilmedi. Matematik kitapları dahi yasaklandı. Belki de “26 Temmuz hareketi için matematik esin kaynağı oldu” dedim diyedir! Buna karşın savcı iki dakikada Sosyal Müdafaa Kanunu’nun 148. maddesini okumakla yetinerek, benim için 26 yıl mahkumiyet talep edebildi.
Sayın Yargıçlar, neden beni susturmak bu kadar önemli hale geldi? Savcı, talebine açıklık getirecek tek bir kelime dahi etmedi. Gerçeklerden mi korkuluyor? Bakın, bahsettiğim madde “Devletin Anayasal güçlerine karşı silahlı bir kalkışmadan” söz ediyor. Sayın Yargıç hangi ülkede yaşıyor? Millete baskı uygulayan bu diktatörlük anayasal değil, tam tersine anayasal olmayan bir güç! Cumhuriyet’in anayasasına karşı bir rejim oluşturmuştu. Yasal bir anayasa gücünü halkın egemenliğinden alır. Ayrıca söz konusu metin “anayasal güçler”den söz ediyor. Anayasal güçler, yasama, yürütme ve yargının güçlerinden, güçler ayrılığından söz eder. Yani hiçbir şekilde bu madde 26 Temmuz olayları üzerinden bize karşı uygulanamaz. Yüreğinizde vatan toprağı, insanlık ve adalet için bir dehliz bulabilirseniz, beni lütfen dikkatle dinleyin. Sesim hiç dinmeyecek. Ne kadar yalnız kalırsam, o kadar güçlenecek. Bizim arkadaşlarımız iddia edildiği gibi askeri uzmanlardan oluşmuyordu. Şimdi yarısı öldürülmüş olan bu gençler (Abel Santamaria, Jose Luis Tasende, Renato Guitart Rosell, Pedro Miret, Jesus Montane) yalnız cesur birer yurtseverdiler.
Aslında operasyonumuz en iyi şekilde başlamıştı. Saat 5:15’te hem Bayamo, hem de Santiago de Cuba’da... İlk defa burada açıklıyorum: Ölümcül bir hata yaptık. Adamların yarısı, yanlış sokaktan saparak tanımadıkları bu şehirde kayboldular. Abel Santamaria ve 21 adamı sivil hastaneyi, Raul Castro ise 10 adamıyla birlikte Adalet Sarayı’nı aldı. Ben ise geri kalan 90 adamla garnizona saldıracaktım. Ama 45 kişilik grup yolda kayboldu. Daha sonra yakalanan bu arkadaşların büyük bir kısmı ölümü cesaretle göğüslediler. Biz en başından beri, rakiplerimizin birçoğunu esir aldık ve onlara son derece saygılı davrandık. En başından beri güçlerimizi bölüş tarzımız da hatalıydı. Geri çekilmeye başladıktan sonra, planladığımız gibi arkadaşlarımla önce bir çiftliğe gittik, ardından da Gran Pietra Range dağına çıktık. Bir haftanın ardından, açlık ve susuzluk sebebiyle adamlarımla inmek zorunda kaldık. Teğmen Sarria, bizi şafakta uyurken kıskıvrak yakaladı. Bu saygıdeğer asker en başından beri bize çok saygılı davrandı ve infaz edilmemizi de engelledi. Zaten yapılan katliamlara halktan büyük tepki vardı.
İki şeyi yapabilirdik, yapmadık: Birincisi, generallerin evlerini basıp onları toplayabilirdik. Bunu yapmadık, çünkü evlat ve eşlerinin önünde trajediler ve ağır çarpışmalar yaşansın istemedik. İkincisi, gayet rahatlıkla bir radyoyu ele geçirip halktan mücadeleye katılmalarını isteyebilirdik. Bunu da yapmadık, çünkü çok kişi katılırdı ama sayısız kayıplar olurdu! Moncada Garnizonu’nu ele geçirmiş olsaydık, iddiaların aksine bizimle olan halk sokaklara dökülürdü. Deniz kuvvetleri zaten bizimle hareket edecek, diktaya karşı aydın insanlardan müteşekkildi.
Şayet Batista, Kübalılar’ın çoğunluğuna karşı iktidarda kalmaya çalışırsa, sonu Gerardo Machado’dan  daha trajik olur. Askerlerimize komik şekilde düşük maaşlar veriliyor. Bir de üstüne diktatörlüğün kodamanlarının ayak işlerine; şoför, kapıcı, hizmetçi, koruma gibi pozisyonlara sürülüyorlar.
Biz Kübalılar, vatanımızı korumak için örneği kendi geçmişimizden alırız. 1895’te İspanyol sömürgeciliğine karşı çıkan halkımız, son model silahlar kullanan 500.000 kişilik orduya sahip düşmanlarına karşı, çakı, yumruk, çelik bardaklarla savaşmayı göze almış ve tarih yazmıştı. Bu nedenlerle biz halkımızın desteğinden emindik. 600.000 işsiz, yılda en kötü şartlarda yalnız dört ay çalışan ve çocukları aç gezen 500.000 tarla işçisi, 400.000 zor şartlarda yaşamaya çalışan endüstriyel işçi, 100.000 başka çiftliklere çalışan tarla işçilerine kadar, hatta krize yenilmiş 20.000 esnafa ve 10.000 serbest meslek sahibine kadar her kesimden Küba halkını kastediyorum.

MÜCADELEYİ KAZANSAK, NELER YAPACAKTIK?
Moncada Garnizonu’nu aldıktan sonra derhal ilan edilecek olan beş yasayı burada tekrar hatırlatıyorum: İlk olarak egemenliği tekrar halka ve 1940 Anayasası’na verecektik. İkinci yasa, toprağı çalışanlarına vermek olacaktı. Toprak sahiplerine de 10 yıl üstünden kiralamışlar gibi ellerine geçecek parayı devlet verecekti. Üçüncü yasa ile işçi ve çalışanlar, şirket ve endüstrilerin karının %30’una hak kazanacaklardı. Dördüncü yasa, şeker kamışında çalışan işçilere özel haklar kazandıracaktı. Beşinci yasa ile, belirsiz şekilde servet biriktirmiş şirketlerin ve insanların mal ve paralarına el konulması olacaktı ve yurt dışına kaçırdıkları mallar geri talep edilecekti. Bu paralar, halka, işçilere ve emeklilik fonlarına aktarılacaktı. Bu yasaların hemen ardından ise sıra toprak reformuna, eğitim reformuna, elektrik ve telefon tröstlerinin millileştirilmesine gelecekti.
Halkı bu kadar sefaletten ancak ölüm kurtarabilir ve hükümet de zaten bu ölüm için elinden geleni yapıyor! Yılda yüzbinlerce çocuk ayak tırnaklarından giren parazitlerle ölüyorlar ve insanlar buna duyarsız kalıyorlar. Bakımsız dişleri ve umutsuz gelecekleri ile dinledikleri binlerce nutuğa rağmen sefalet içinde yüzen bu insanların çoğu, Mayıs’tan Aralık’a kadar işsiz geziyorlar. Biri hırsızlık yaptığında kendisine işi olup olmadığını sormuyorsunuz ve cezasını çekiyor. Ama depolarını yakarak sigorta şirketlerinden milyonlar kazanan büyük işadamlarının avukatları olduğu için onlara bir şey olmuyor. Sonra bir bürokrat milyonerliğe terfi ettiğinde, zengin kulüplerine ve kardeşlik masalarına katılıp yılbaşını bu kesimle kutlama şansına erişiyor. Milletin geleceği, karşılaştıkları problemlerin çözümü, küçük bir kesimin egoist çıkarlarının soğuk çıkar hesaplarını bekleyemez. Aynen Jose Marti’nin dediği gibi, benim rüya gördüğümü iddia edenlere vereceğim yanıt şudur: Gerçek bir insan, hangi tarafta yaşamın daha iyi olduğuna bakmaz, ödevlerin ve sorumlulukların hangi tarafta yattığına bakar.

YAŞANAN DEHŞET VERİCİ İŞKENCE VE KATLİAMLAR
Ben bu olayın ilk gününden beri yargıç önüne çıkmak için uğraştım. Onlarla karşı karşıya gelmek istedim, ama gerçeklerden kaçtıkları için buna cesaret edemediler. 27 Temmuz günü diktatör Batista 32 saldırganın öldürüldüğünü söyledi. Aynı hafta sonu bu rakam 80’e çıkmıştı. Arada hangi meydan savaşı oldu ki? Gerçek şu: Konuşmasından önce 25 tutuklu öldürülmüştü, konuşmasından sonra da 50 tutuklu daha yok edildi. 27 Temmuz’da burada yaptığı konuşmayı, cesareti varsa gitsin Küba halkının önünde yapsın. Maalesef bu insanlar Moncada Garnizonu’nu bir işkence ve ölüm atölyesine dönüştürdüler, tutukluları kasapların eline verdiler. Cezaevinin kapısında “tüm umutlarınızı terk edin” yazıyordu aynen cehennem kapılarında olduğu gibi. Aramızdaki çarpışma bittikten sonra sokakları dalıp evinin önünde oynayan küçük çocukları vurdular. Ardından onların başına gelip ağlayan babalarını infaz ettiler. İlk öldürdükleri tutuklu, doktorumuz Mario Munoz’du. Ardından ölen her asker için en az on tutuklunun öldürülmesi gerektiğini söylediler. Bu arada işkencenin ortasında eski başkan bize para verdiğini itiraf ederlerse, onları kurtaracaklarını söylediler. İşkence ve tehditlerle ablukaya aldıkları Haydee Santamaria’ya “Artık bir erkek arkadaşın yok, çünkü onu öldürdük” dediler ama onun yanıtı da şu oldu: “O ölmedi, çünkü insanın vatanı için ölmesi sonsuza dek yaşaması anlamına gelir”. Hastaneleri basıp kan verilen genç adamlarımızı öldürdüler. Başka arkadaşlarımızı kentin değişik yerlerine götürüp işkenceden sonra oralarda öldürdüler. Öldürdükleri her insanın ceplerini boşalttılar, saatlerini ve özel eşyalarını çaldılar.
Sayın yargıçlar 26, 27, 28 ve 29 Temmuz’da Santiago de Cuba’da tutuklanan 60 arkadaşımız nerede? Yaralılar nerede? Yalnız 5 tanesi canlı kaldı, diğerinin hepsi öldürüldü. Onurlu bir asker, eli kolu bağlı tutukluları öldürmez, onlara saygı duyar, onlara yardım eder. Ama bu 10 Mart generalleri hayatlarında tek atış yapmadan bu sıfata erişmiş, vatana ihanet ederek o noktalara gelmiş ve katılmadıkları çarpışmalarda tutuklanan insanlara öldürülme emri verebilmiş, eşek sürmeye bile hakkı olmayacak zavallılar... Öte yandan son derece saygıdeğer başka askerlerin de olduğunu gördük. Tutuklulara centilmence davranan askerler, komutanlar gibi...

İNTİKAM PEŞİNDE DEĞİLİM
Öldürülen yoldaşlarımız için intikam alınmasını istemiyorum. Çünkü onların yaşamlarına paha biçilemez. Onları öldürenlerin hepsini toplasanız, tek birinin yaşamı etmez. Aslında benim yoldaşlarım ne öldüler ne de unutuldular. Onlar bugün yaşıyorlar, hatta her zamankinden daha çok yaşıyorlar ve onların katilleri dehşet içinde ölü vücutlarından fışkıran zafer ruhunu ve fikirlerini seyrediyorlar.
Sonra bu vatanın bir evladı, var olan yasalara ve sosyal müdafaa kanunlarına bakarak bütün maddeleri sıraladı ve Batista’nın ile 17 suç ortağının 108 yıl cezaya çarptırılmayı bu yasalara göre açıkça hak ettiğini vurgulayarak cezalandırılmalarını talep etti. Aylar ve günler geçti, hiçbir şey olmadı! Suçlanan general, Cumhuriyet’in bir yerinden öbürüne bir lord veya saygıdeğer generaller gibi yürüdü ve istediği gibi yargıçları görevlerinden aldı veya yerlerine başkalarını görevlendirdi.  Burada benim esas suçlandığım konu şu oluyor: İllegal bir rejimi düşürüp, yerine anayasal gerçek cumhuriyeti tesis etmekle suçlanıyorum! Onlar tanklar ve askerleri kullanıp Başkanlık Sarayı’nı, Hazine Binası’nı ve diğer resmi binaları, silahlarını halka doğrultarak ele geçirdiler ve iktidar oldular. Nazilerden hiçbir farkları yoktu.
Kabul ediyorum ki, bir devrim yasal bir hak getirebilir ama 10 Mart gecesi yaşananlar hiçbir şekilde bir devrim sayılamaz. Bir önceki rejim kirli politikalardan, hırsızlıktan, insan yaşamına saygısızlıktan suçlu ise, bugünkü rejim bu suçları beş kere, on kere, insana saygısızlıkta yüz kere çoğaltmayı başardı!

ANAYASADAKİ TUTARSIZLIKLAR
Anayasayı en önemli ve en yüksek kanun olarak kabul edersek şu durumla karşılaşıyoruz: Birinci madde “Küba egemen ve bağımsız bir devlettir, demokratik bir cumhuriyet olarak organize olmuştur”. İkinci madde şöyle diyor: “Egemenlik halkın arzusunda ve bu kaynaktan gelen güçlerin kullanımında yatar”. Fakat sonra 118. madde geliyor: “Cumhurbaşkanı Bakanlar Kurulu tarafından görevlendirilir”. Yani artık halk değil Bakanlar Kurulu atanmayı yapıyor! Peki, Bakanlar Kurulu’nu kim atıyor? 120. maddeye göre “Başkan özgürce bakanları atamaya ve istediği zaman değiştirmeye  yetkilidir”. Bu da bizi tavuk ve yumurta problemine taşımış oluyor, değil mi? Yani “Sen beni başbakan yap, ben de sizi general yapayım. Sonra da 20 tane ‘evet efendimci’ adam bul, ben sizi bakan yapayım, siz de beni başkan seçin”. Böylece hepsi birbirini general, bakan ve başkan olarak seçtiler, hazineye ve Cumhuriyet’e el koydular. İşte ben de diyorum ki, Sosyal  Anayasal Haklar Mahkemesi tüm bu olup bitenleri seyretmekle yetindi ve bu mide bulandırıcı yetki dolandırıcılığına korkakça aracı oldu.
Bu arada bir hak var ki, onu kimsenin “iyi miydi, değil miydi” diye sorgulama veya yok etme hakkı yok:  O da baskı döneminde bir haksızlığa direnme hakkı! Bundan şüphesi olanlar varsa, işte Sosyal Müdafaa Kanunu’ndan savcının unutmaması gereken bir cümleyi size aktarayım: “Seçilen veya atanan hükümet yetkilileri şayet bir başkaldırıya direnç göstermezlerse ve onu durdurmak için ellerinden gelen her şeyi yapmazlarsa, altı ila on yıl arası görevden men edilirler”. Yani Cumhuriyet’in hakimlerinin Batista’nın 10 Mart darbesine direnmeye mecburiyetleri vardı! Şimdi gayet anlaşılır bir durum var ortada: Hiç kimse bu kanuna riayet etmediyse, o kanuna saygı gösterenler ve üzerlerine düşeni yapanlar tabii ki hapse girerler! Yaşanan budur!

TARİHTEN VERİLEN ÖRNEKLER
Fidel Castro’dan size aktardığım özet metin bu kadar olsun.  Böyle uzun bir makaleye daha fazlasını sığdıramıyorum. Metnin kalan kısmında Castro, tarihten örnekler veriyor. Mesela Ortaçağ’da John Salisbury,  “Devlet Adamının Kitabı”nda diyor ki “bir prens kanuna göre riayet etmez ve acımasız bir diktatöre dönüşürse, onun şiddet kullanılarak yerinden edilmesi kanuni ve doğrudur”. Castro, savunusunun geri kalan kısmında yüzyıllar arasında gel-git yaparak, Saint Thomas Aquinas’dan,  Martin Luther’den, İskoçyalı reformcular John Knox ve John Poynet’ten, 17. yüzyıl hukukçusu Alman John Althus’ten, John Milton’dan, Fransız Jean-Jacques Rousseau’dan örnekler vererek tezlerini taş gibi sağlamlaştırıyor. Fransız devriminden çok önce de, demokrasi için direnç hakkının nasıl canlı tutulduğunu somut örneklerle aktarıyor.

İşte 20. yüzyılın en unutulmaz 7-8 liderinden birinin kökeninde, bu inanılmaz savunma metni yatıyor... Fidel Castro’nun Küba halkı ile arasındaki altyapının sağlamlığı, bu “senet” üzerinden, en emin ve iç içe geçmiş bir sonsuz birliktelik üzerine kurulu olmasından geliyor...”