Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Bedri Baykam

ANKARA’DA “SANAT-HUKUK BULUŞMASI” VE METİN FEYZİOĞLU

04.02.2014

Bundan iki hafta önce Ankara’da Türkiye Barolar Birliği’nin çatısı altında, “Hukuk-Sanat Buluşması” düzenlendi. Tüm gün süren sunum ve tartışmaların yanı sıra, Sanatçılar Girişimi, Tiyatro Platformu ve TOBAV başta olmak üzere,  sanat kurumları ile TBB arasında bir güçbirliği deklarasyonu ve işbirliği protokolü imzalandı. Atılan bu son derece önemli adımı biraz daha açmak istiyorum.
TBB Başkanı Metin Feyzioğlu, konuşmasında sanata değer vermeyen toplumların hiç bir alanda ileri gidemeyeceklerini ısrarla vurguladı. Kendisi de bu başlıkla yapılan girişimin bazı çevrelerce “Şimdi herşey bitti de bunun sırası mı efendim?” diye dudak bükülerek bakıldığını ama işin özünde sanatsız ne ekonominin, ne adaletin, ne de genelinde ülkelerin gelişebileceğini en güzel sözlerle aktardı. Ben Feyzioğlu’nun bu sözleri samimiyetle sarfettiğine şahsen ikna oldum.

Açık konuşalım mı? Sanmayın ki, siyasi ortamımızın sanata hak ettiği değeri vermeyişi, yalnız AKP dönemi ile sınırlı. Maalesef Feyzioğlu’nun dile getirdiği sözlerin benzerini geçmiş dönemlerde de pek duyamadık. Evet tabii ki belki dünyada hiç bir hükümet, AKP kadar açıkca sanata ve özgür düşünceye karşı düşmanlık beslemedi, onu doğrudan hasmı ilan etmedi, sanatçıları hedef göstererek aşağılamadı. Ama hiç bir geçmiş hükümet de sanata hak ettiği bütçeleri vermedi, Türkiye’nin hiç olmazsa onurunu kurtarmak üzere ülkenin ilk resmî “Modern ve Çağdaş Sanat Müzesi”ni kurmadı, sanatçıları gösteriş ve açılışlar dışında adam yerine koyarak sorumlu noktalara taşımadı, bu koca alana “benimle ilgileniliyor” duygusunu hissettiremedi.  Hem de Talat Halman, Ercan Karakaş, Fikri Sağlar, rahmetli Ahmet Taner Kışlalı veya rahmetli İsmail Cem gibi son derece değerli temsilcilerimizin kültür bakanı olmalarına rağmen! Dolayısıyla Feyzioğlu’nun girişiminin AKP’nin sanata yönelik saldırılarının ötesinde de bir anlamı var.

Toplantının açılışına ayrıca Ataol Behramoğlu ve Orhan Aydın gibi isimlerle Barış Atay gibi genç sanatçılarımız da yaptıkları çarpıcı konuşmalarla damga vurdular. Yıllardır beraber mücadele verdiğimiz, Sanatçılar Girişimi, UPSD  ve diğer kurumlardan sanatçı dostlarımızla olan kararlı tavrımızın bizler için temsil ettiği eşsiz değeri artık herkes anlamıştır.

TBB’de yaptığım konuşmada bir çok konuyu vurguladım. Zaten bir sanatçı olarak yıllardır sınırlarımı aşarak hukukun resmen içinde yaşadım. TCK’dan 163. Madde’nin çıkarılmaması için yaptığımız 1988-90 arası kampanya, UPSD’nin sanat ortamımız için hazırladığı yasa tasarısı, CHP için hazırlanmasına ön ayak olduğum ve tamamladığım tüzük çalışması ve süren davalar hakkında  (Ergenekon-Balyoz-Şike) masa başında geçirilen yüzlerce saat... Bugün ise artık sanatçı olarak bizlerin devletle tek ilişkisi, ondan bize gelebilecek büyük zararların durdurulmaya çalışılmasından ibaret olan noktaya kadar gerilemiş! Hangi kitabımız toplatılacak, hangi Anadolu kentinde hangi oyun sansür yiyecek, hangi resim sergiden indirilecek gibi sorular! İlk olarak Türkiye’de STKları, sendikaları, sanatçılar ve yazarları 12 Eylül sonrası bir araya Taban Operasyonu getirmişti. Yıl 1993’tü. Erdoğan ve Gökçek’in hükümranlıkları henüz başlamamıştı. Toplumu “birleşin yoksa felaket geliyor” diye ikaz etmekten bitap düşmüştük. Sonra kendi bölgemizdeki değerli arkadaşlarımız bile bize kulak asmayınca, o seçimler kaybedildiği gibi, adım adım özgürlük sınırlarımızı kaybederek bugünlere kadar geriledik. Sanat ise maalesef yanlış politikacılar elinde muhalefet düzeyinde bile savunulamadı: “Aman şimdi içki yasaklarına karşı konuşmayalım, laikliği içkiye indirgemiş oluruz” diyen özürlü düşüncesiz zihniyet aynı şekilde “aman şimdi erotizmi savunmayalım, sonra bize laiklik edepsizlik mi derler” şeklinde basiretsiz duruşunu sürdürdü. Siyasi sınırlarımız geriledikçe geriledi. Adam öldürmenin her saat yayınlanabildiği, ama rakı-sigara içmenin, öpüşmenin yasaklandığı aptal kutularına hapsedildik. Dile getirdiğim son vurgu şuydu: Bu “Hukuk Sanat Buluşması” daha önce gerçekleşebilseydi, mesela belki “İnsanlık Anıtı” nın yıkılması bu kadar kolay gerçekleşmeyebilirdi. Tiyatrolara karşı yaşanan sansür ve kıyım bu kadar geçiştirilemezdi. Tepki başka düzeyde olurdu! (Veya mesela ben bıçaklandıktan sonra Baro, o davayı ilgisizce uzaktan süzeceğine, avukat tahsis edebilir, konunun örgüt bağlantılarına inilmesini sağlayabilirdi)

Metin Feyzioğlu, son günlerde herkesin izlediği kritik önemli çıkışlar yapıyor. Ne ilginçtir ki, kendisini en çok desteklemesi gereken kişi ve kurumlar açığını aramakla meşguller. Allah akıl fikir versin! Bu konu hakkında söylenecek çok şey var....