Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Bedri Baykam

ŞİMDİ SANATIN ZAMANI MI?!

05.07.2016

Bugün bayram... Değerli halkımızın bayramını kutlarım. Umarım kırgınlar barışır, muhtaçlara yardım edilir, aramızdan ayrılmış büyüklerimiz ve şehitlerimiz ziyaret edilir, ruhları şad olur, barışseverlerin arzu ettiği o mükemmel dünyaya adım adım yaklaşırız. Sizlere ve tüm yakınlarınıza, ailenize en candan mutluluk dileklerimi iletiyorum.

Bayramın ilk günleri Bodrum’dayım. Belki de sizler bu satırları okurken, Yalıkavak’ta Art Suites Galeri’deki sergi açılışımda olacağım; iki ay boyunca da sergi devam edecek.

Bugün yine düşündüm gündemimizi, yazımın köşelerini belirleyecek olan karanlık olayları, bir hafta önce IŞİD’in patlattığı o iğrenç intihar bombacılarını, sürgündeki Suriyeliler üzerinden oynanan kirli oyunları, onları AKP militanına çevirme çabalarını, bu içler acısı durumun da malum emel(ler) için kullanılma durumunu ve daha nice olumsuzluğu.. Normalde yine bu salı da benzer konuları yazmamı beklersiniz. “Canım şimdi bu kadar felaket varken sanat mı yazılır, şimdi sırası mı?” diyeceksiniz. Kendinize göre de haklı olacaksınız. Ama bu hafta ben tersine karar verdim.

BUGÜN VE HER GÜN SANAT ZAMANI!

Çünkü artık anladık ki, ne bizim ülkenin ne de dünyanın olumsuzlukları, bu zaman diliminde bitmeyecek. Bu kaderimiz. Biz demokrasi kelimesine utanıp sıkılmadan ters takla attıran bölücülerin, sözde türban mağduriyetinden yola çıkıp hukuk devletini yok edecek kadar ileri giden yobazların cirit attığı, gizlice (!) İslami terör örgütlerine militan yetiştiren sözde çocuk Kuran kamplarının birilerinin korumasıyla ülke içine yayıldığı bir ortamda yaşıyoruz. Ve bu yarın değişmeyeceği gibi, benim yaşam dilimimde de değişmeyecek. Artık bunu anladım. Sağ olsun merkez sağ-sol partilerimizin tüm geçmiş liderleri! Geçelim...

İşte bu yüzden bugün inat ve ısrarla sanat yazacağım, sanat konuşacağım. Her ne kadar bu size “yanlış zamanlama” olarak gelse de, bence tam tersine tam zamanı! Çünkü “zamanı değil” diyenlere baksak, o “ideal zaman” hiç gelmeyecek. Yani bu hesaba göre bu ülkenin ressamları, heykeltıraşları, tüm çağdaş sanatçıları, müzisyenleri üretemeyebilir, aç kalabilir, ölebilir, yok olabilir, meslek değiştirebilir. Çünkü onlar bu olumsuz ötesi ortamda demek ki “Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya çalışıyorlar”. Halbuki bugün değeri yok, zamansız, lüzumsuz olarak görülen ve öncelik sırasında son deliğin dibine itilen sanat, felsefe, şiir, roman bir ülkenin namusudur, akıp giden zamanda arkada bıraktığı evrensel ölümsüz değerlerdir. Tarih, Fransa veya dünyanın zor yıllarda yaşadığı felaketler kadar -veya onlardan çok daha fazla- aynı tarihlerde, 19. yüzyılda, Verlaine ve Rimbaud’nun yazdığı şiirleri, Monet, Pissarro, Degas, Van Gogh veya Gauguin’in yaptığı resimleri hatırlar. Bugünün Türkiyesi’nde de insanlarımız istedikleri kadar İnAli, BinAli sendromları ile meşgul olsunlar, geriye kalacak olan pırıltılar çağdaş sanatçılarımızın işleri olacak. Küçük İskender gibi, Cezmi Ersöz gibi, Kürşat Başar gibi genç yazarlarımızın kitapları; Fazıl Say, Pekinel kardeşler veya Levent Üzümcü, Orhan Aydın, Nilüfer Açıkalın gibi dostlarımızın müzik veya sahne performansları; üç kuşaktan sayısız değerli meslektaşlarım olan çağdaş ressamlar, sanatçılar; Ataol Behramoğlu, Ferhan Şensoy, Genco Erkal, Müjdat Gezen, Tarık Akan gibi bu makaleye sığamayacak kadar çok değerli aydınımızın ürettikleri ve duruşlarıdır, kalanlar...

ATATÜRK HANGİ ORTAMLARDA SANATA YOĞUNLAŞTI?

Sanat her dönemde Atatürk için bir öncelik olmuştur. Harpten büyük hasarlarla çıkmış genç Cumhuriyet’i inşa ederken sahne sanatlarına, tiyatroya, operaya ve resme, güzel sanatlara devlet adına bütçeden çok ciddi paralar ayırmış ve büyük emek harcamıştır. O günlerde Atatürk de rahatlıkla “Biz şimdi bir yandan isyanlarla boğuşup, diğer yandan açlıkla mücadele ediyoruz, daha yeni kuruluyoruz. Şimdi resmin, operanın sırası mı?” dememiştir. Dünyada da sanata önem veren ülkeler yaşadıkları savaşların hemen ardından operalarını, kültür binalarını hemen yeniden inşa etmişlerdir. Sanatçılar en zor günlerde de, bombardıman altında olsalar bile atölyelerini, kalemlerini canlı tutup üretmiş ve gerçek sanat severler onları desteklemeye devam ederek “the show must go on” cümlesinin sahne sanatlarına ve tüm sanatlara yerleşmesine olanak sağlamışlardır. Keza 11 Eylül sonrası Amerika’da da veya yakın dönemlerde Ortadoğu ülkelerinde de sanatçılar inatla ve ısrarla yollarına devam etmektedirler.

Atatürk, İnönü ve o dönemin devlet adamları bunu dememiştir ama daha sonra gelen tüm yöneticiler demiştir! Buna Ecevit de dahildir. Onun döneminde bile bir modern sanat müzesi kurma girişimi olmamıştır. Herhalde “şimdi sırası mı?” sendromuna takılmış veya belki akla bile gelmemiştir. Bugünkü siyasilerimizin de aklına dahi gelmediğini yaşayarak görüyoruz. Hem de AKP siyasetçilerinden söz etmiyorum, CHP’den söz ediyorum (Zaten etnik siyaset batağına saplanmış HDP veya AKP ile tutuculuk yarışına girmiş MHP’den bu konularda hiçbir şey beklenemez).

Atatürk kıt kanaat devlet bütçesiyle dönemin değerli Türk ressamlarından, Osman Hamdi’den Şeker Ahmet Paşa’ya, Nazmi Ziya’dan Namık İsmail’e, Avni Lifij’den Feyhaman Duran’a, İbrahim Çallı’dan Ali Avni Çelebi’ye yüzlerce eser aldırırken, Avrupa’nın göbeğinde Hitler, Alman, Avusturyalı ve bazı Fransız ressamların eserlerini toplatıp “dejenere sanat” (Entartete Kunst) diye sergiledi! Yani “işte böyle bir rezillik yaşanıyor, uzak duralım” diyerek, bunu “utanç örneği” olarak gösterdi... Kimbilir, kendi ıskalanmış sanatçılık kariyerinin hangi kuyruk acısı da bu tarihin karanlığına gömülen eylemin arkasındaki faktörlerden biriydi!? Almanya dev sanatçılar çıkarmış, ama Atatürk gibi bir çağdaş devlet adamı çıkaramamıştı.

HİTLER-IŞİD PARALELLİZMLERİ

Bugünlerde dünya ne yazık ki bu sefer yobazların heykellere ve sanat eserlerine -ve tabii insanlara- olan saldırılarıyla boğuşuyor. IŞİD ve Hitler katliamları arasında çok fark bulabiliriz. Ama bir tek büyük yakınlık vardır. Çıkış noktası ister köktendincilik, ister ağır faşizm olsun, arada dev bir ortak nokta var: Tahammülsüzlük, özgürlüğe düşman olma ve özgür düşünceye, bağımsız yaratıcı insan beynine son nefesini verdirene kadar saldırmak... Tek tip insan modeli ile, ister Nazi prensipleri, ister Ku Klux Klan ırkçılığı, ister IŞİD köktendinciliği ile saldırmak, başka hiçbir düşünce veya görme biçimini kabul etmemek, büyük ortak paydaları.

Sonuçta bizler de bugün, devlet katında karşılığı olmayan bir sanat yapıyoruz. Kültür Bakanlığı’nın bizlerle hiçbir ilişkisi yok. Çünkü, mazallah sonra “artizlik yapma lan” denilen takıma destek vermiş görünürler. Ben başka türlü izah edemiyorum yaratılan umursamaz boşluğu. Oysa toplumun “en anlaşılmayan”, “en gereksiz” ama değerli nesneleri bizim elimizden çıkıyor.

Sevgili arkadaşlar, bu yazı, konunun ilk bölümüydü. Haftaya –Allah korusun- olağandışı bir felaketle karşılaşmazsak, esas sizi ilgilendiren 2. bölümünü okuyacaksınız. Çünkü ne yazık ki bizim kesimin de zaafları, suça iştirakleri, farkında olmadan içine düştükleri umursamaz ortam da az buz bir negatif katkı sağlamıyor! Yani bizim Atatürkçü kesimin, partilerin, belediyelerin, işadamlarının, her kesimden halk katmanlarının içine düştükleri ağır hataları da haftaya okuyacaksınız. Özeleştirilere ve kendinizi sorgulamaya hazır olun. Tekrar iyi bayramlar!