Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Bedri Baykam

MADRA OLAYI VE BASKI REJİMİNİN KOLAYCI SİLAHŞÖRLERİ!

07.09.2016

TAHAMMÜLSÜZ ÜLKENİN “ASOSYAL” MEDYASI!

Türkiye'de siyasi yaşamın kutuplaşma hastalıkları üzerine kurulu olduğu, ne yazık ki bir gerçek. Hatta bunun sonucu olarak sosyal yaşamın da aynı hastalıklarla boğuştuğu gerçeğini de görmezden gelemeyiz.

En basit Facebook "durumu" ya da atılan bir tweet, ülkenin gündemine oturmayı anında başarabiliyor. Bunun sayısız örneğini hepimiz sıralayabiliriz.
15 Temmuz'un getirdiği kaotik kin ortamında, RTE, hükümet ve yandaş basın artık bildiğimiz gibi sürekli bir cadı avında! Her yerden tüten ya da tüttüğü iddia edilen dumanın üstüne gidilerek paralelci aranmıyor, kesinlikle bulunuyor! Bundan da taviz verilmiyor, çünkü emir büyük yerden geliyor. Tüm yaşananlar, Türkiye'nin ne denli tahammülsüz bir ülkeye hızla dönüştüğünü dosta düşmana tekrar kanıtladı!

Twitter’ın bu muhbirlik ve cadı kazanı furyasının merkezi olduğu apaçık ortada. Kimler geldi, kimler geçti, geçiyor, geçecek o çarktan, dipsiz kuyu!

BERAL MADRA’NIN BAŞINA ÖRÜLEN ÇORAPLAR!

Beral Madra, Türkiye’de sanat küratörlüğü denince akla ilk gelen isimden biri. Çanakkale Bienali, 10  yıldır yapılan ve 2006 yılında Denizhan Özer ve Seyhan Boztepe’nin başlattıkları önemli bir girişim. Çağdaş sanatın yurdun her yerine yayılması için gerekli olan bu atılımlara herkesin destek olması lazım. Beral Madra da, üçüncüsünden itibaren Çanakkale Bienali’ne doğrudan katkı yapmış bir isim.

Şu andan itibaren yazdıklarımı lütfen özel bir dikkatle okuyun! Daha önce de yazdım. Ben FETÖ davasında tarafım. Beni Ergenekon davasının içine çekmek için hazırladıkları kumpas kağıtlarını geçen yıl HSYK Başmüfettişleri önüme koyup davacı olup olmadığımı sordular, ben de tabii ki sonuna kadar davacı olduğumu söyledim. Hayatta yüzünü görmediğim insanlarla beni ilişkilendirmeye kalkan, yüz kızartıcı iğrençlikte yalanlarla dolu pespaye bir belgeydi. Benim FETÖ davasında taraf olmam, objektif ve demokrat kalma çabamı ise tabii ki engellemez. 15 Temmuz’da yapılan kanlı darbe girişiminin ardından gözaltına alınan, tutuklanan veya en azından açığa alınan on binlerce isim var. Bu vakaların her birine karşı dikkatli olmak, demokrat her insanın görevi. Bu şahıslara kendini savunma hakkı verilip verilmediğinin araştırılması da son derece önemli. Ama en tehlikelisi, birilerinin her konuyu fırsat belleyerek herkesi aynı “FETÖCÜ” torbasına atmak üzere yaptıkları girişimler! Benim bu davada taraf olmam, dikkatimi azaltmıyor.

MADRA’YA  “DARBECİLİK” SUÇLAMALARI” (!)

Beral Madra, Çanakkale Bienali’nin hazırlık aşamalarıyla boğuşurken, daha önce de abartılı yandaş-yağcı dolduruşlarını açıkça eleştirdiğimiz bir “sözde güncel sanatçı”nın muhbirliği ve yönlendirmesiyle kendini ağır bir “Aktrol” saldırısı altında buluyor. Beral Madra’nın attığı birkaç tweet yüzünden kendisi aleyhine bir saldırı kampanyası düzenleyip konuyu Çanakkale Bienaline bağlayıp, onun bu görevi bırakması için baskı yapmaya başlıyorlar. Bunun üzerine AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan devreye girip açıkça bir anti-propaganda başlatıyor! İtiraf edeyim, “darbecilik” ve Madra isimlerinin yan yana hiçbir anlam ifade etmediğini bilen biri olarak şaşkınlıkla okudum o satırları: “Şehrimizde Bienalin genel sanat yönetmenliği, CHP’den çok HDP savunuculuğuyla bilinen, darbe destekçisi Beral Madra’ya yaptırılmak isteniyor. Bütün toplumu kucaklayan, herkes tarafından kabul görmüş onlarca onurlu sanatçı varken Beral Madra isminde ısrar edilmesinin anlamı nedir? Belediyeyi bu faaliyete destek olmamaya davet ediyoruz. En azından Belediye, Beral Madra’nın isminin listeden çıkarılması şartını öne sürebilir. Darbe kafalılar, sanatçı olsa ne olur, olmasa ne olur?... Madra, 15 Temmuz darbe girişiminin olduğu günden itibaren sosyal medya hesaplarından darbeyi meşrulaştıran açıklamalarda bulunmuştur... Çanakkale Bienali’ne farklı fikirlerde insanların katılması kadar doğal bir şey olamaz. Ancak aleni bir şekilde darbe savunuculuğu yapan bir ismin genel sanat yönetmeni olması, hem Çanakkale halkına, hem de bienale katılacak diğer sanatçılara bir hakarettir.”

İDDİA KONUSU İKİ TWEET HAKKINDA

Bunları okuduktan sonra ne beklersiniz? Herhalde Madra’nın basketbolcu Enes Kanter veya en azından Hakan Şükür gibi Gülen’in veya 15 Temmuz’un arkasında durduğunu zannedersiniz değil mi? Bakın bula bula ne çıkıyor ortaya: İlki, Madra’nın Kılıçdaroğlu’na yönelik bir eleştirisi, diğeri de Nazi Almanyası’ndan ortada dolanan bir fotoğraf! Birincisinden başlayalım: 15 Temmuz sonrası aniden başlayan linç furyasında, “idam isterüüükkkkk” sesleri vahşi naralarla kimi meydanları inletirken AKP’liler meydanlarda bunu Parlamento’ya taşıma sözü veriyorlardı. Kılıçdaroğlu o gün benim de yadırgadığım şekilde bunu kendisine soran gazetecilere “Bir getirsinler bakalım (Parlamento’ya)” dedi. Madra bu cümle hakkında ağır eleştirel bir tweet atmış: Sonuçta belki Madra, anın sıcaklığı ve konunun vahameti ile yazmış: “Bu denli ciddi ve sakıncalı bir konuya verdiği yanıt sığ/zeka yoksunu/sorumsuz!”. Yani Madra’nın idama heyecanla karşı çıkarken kızgınlıkla kullandığı bir yorum. Kaldı ki, idama karşı olmakla, darbeci olmak arasında hiçbir bağlantı yok! İkinci tweet ise, demin dediğim gibi, Nürnberg 1937 ile ilgili atılmış yorumsuz, YAZISIZ bir tweet! İşte elde olan her şey bu: “Vay efendim sen nasıl kalkıp o fotoğrafı koyarsın?”. İşte o saatten sonra sırayla kroşeler, aparkütler yağmaya başlıyor Madra’nın üstüne. Bütün bu demeç ve sosyal medyalarda gezen “alçak-darbeci-hain” saldırıları, bu iki tweet üzerine inşa edilmiş! Bu mantığı anlamak mümkün değil. Madra’nın Kılıçdaroğlu’na getirdiği, idam konusuna yeterince tepki vermemesiyle ilgili eleştiri, bir sanat insanının, bir annenin ya da daha doğrusu duyarlı her insanın korumacı çığlığı... İdama karşı olan ben de, o gün bu pasif tavra sinirlendiğimi çok iyi hatırlıyorum. Madra’nın yorumu anın kızgınlığı ile çıkmış, hepsi bu. Nürnberg’le ilgili paylaştığı miting fotoğrafı ise yorumsuz bir kitle fotoğrafı. O fotoğrafın altını herkes istediği gibi doldurabilir. Birisi, kitlenin büyüklüğünü öne çıkarır. “Yenikapı’dan daha büyük miting de yapılmış” denebilir, “büyük mitinglere her zaman kanmamak lazım, dikkatli olalım, tarihte ne mitingler yapılmış” şeklinde bir yorum da getirebilir, “kitle mantığı ve güruh tavırlarına teslim olmak tehlikelidir” yorumunu yapabilir veya biri büyük kitlelerden korkabilir, tehlikeli yönelişleri düşünebilir. İsteyen istediği yorumu yapar.

Bakın, ben katıldım Yenikapı mitingine. Gittim, içinde bulundum. Ana bölüme sığamadık, çevresinde kaldık vs, ama o atmosferi yaşadım. Gitmek, katılmak, o dayanışmaya o gün şans vermek, benim kararımdı, başka kimsenin değil. Herkes aynı görüşle, Kılıçdaroğlu, Bahçeli veya Bedri, Ali, Veli gitti diye gitmeye mecbur mu? Katılmayan nasıl eleştirilir? Sıla’nın yaşadığı linç kampanyaları nedir? Beral Madra’nın yorumsuz fotoğrafına herkes nasıl kafasına göre altyazı-açıklama yazar? Bunun sonu nerelere varır? İsteyen eleştirir, isteyen “Yenikapı ruhu”na inanır, güvenir; isteyen güvenmez, inandırıcı bulmaz. Ortamı “Hepiniz inanacaksınız, inanmayan haindir, FETÖ’cüdür” diye yorumlayan bir hukuk devleti ve onun vekilleri olabilir mi? Demokrasi bunun neresindedir? Ben Yenikapı’ya gittim ve bunun sonucunda Cumhurbaşkanı’na açık mektup yazdım. Cevabını alamadığım bir açık mektup. Herkes aynı tavrı göstermeye mecbur mudur? İsteyen gitmez, isteyen mitingi düzenleyeni veya mitinge gideni veya beni eleştirebilir. Örneğin OHAL ile ev aranır, örgüt mensubu araştırılır, delil üstünden iz sürülür... Ama varsayımlar, yorumlar ve siyasi farklılıklar üzerinden “muhaliflere cadı avı” başlatılamaz! Bu tavrın özrü yoktur.

SİNDİRİLEN AYDINLAR, SANATÇILAR...

Sonuçta, onca büyük emekler harcanan bu bienal, baskılar sonucunda çöpe gitti. Beral Madra özverili bir şekilde “Ben çekileyim, bienal yapılsın” dedi. Bu da yetmedi. CHP’li Belediye Başkanı Ülgür Gökhan da engel olamadı, baskıların getirdiği bu üzücü sonuca. En azından benim tesellim bienali kaldırma kararının CHP’li bir belediyeden gelmiş olmaması. Ama demek ki Türkiye artık şöyle bir ülke: Sanat insanları, küratörler, artık bu büyük siyasi ve polisiye baskılardan yılmışlar. Konuşmaktan bile ürker hale gelmişler. Sansür, oto-sansür, bıkkınlık, sıkıntı her yeri kaplamış. Hangi çağda, hangi rejimde yaşadığımızı bilmeyen insanlar grubunun sözcüsü ve toplumun vicdanı olarak sanatçılar, sanat insanları -en azından bir kısmı- beyinlerinde pes etme noktasına gelmişler. Dün Mehmet Ali Alabora’ya Fazıl Say’a, Nasuh Mahruki’ye, bugün Erol Evgin’e, Sıla’ya, Beral Madra’ya yönelen saldırılar, birbiri peşi sıra ve acımasızca geliyor. Her an bir hedef belirlenip onun üstüne yürünüyor.

ARAŞTIRMACILAR MI FETÖCÜ, YOKSA FETÖ’CÜLERİN BAŞDOSTLARI SİYASİLER Mİ?

FETÖ operasyonları sürerken “düşünce ve araştırma özgürlüğüne saygı” gündeme gelmiyor. Mesela birisinin evinde Gülen’le ilgili kitaplar varsa, bu hemen suç deliline dönüşebiliyor. Bu mantığa göre, Gülen veya Hitler veya Mao veya Stalin hakkında kitaplar okuyan bir tarihçi ya da gazeteci, FETÖCÜ veya Hitlerci veya Maocu veya Stalinci mi oluyor? Böyle ucube bir mantık olabilir mi? Veya yine meraktan soruyorum: 20 yıl önce Gülen’i ziyarete gitmiş eski futbolcular, şimdi “terör örgütü üyesi” olarak tutuklanırken gerekçe nedir? Bunu merak ediyorum. Yeni ve süren bir terör örgütü bağlantısı mı söz konusu, yoksa sırf 20 yıl evvel ki tanışıklık mı baz alınıyor? Konu oysa, o zaman, fazla geriye gitmeye gerek yok. Daha şurada 2-3 yıl önce Feto’nun dizinin dibinden ayrılmayan kaç lider, kaç bakan, kaç milletvekili var sırada... Onlar dururken içine düştükleri eğitimsizlik ve boşlukların ortasında Feto ziyaretine gitmiş futbolcu avına çıkarak mı kamuoyu rahatlatılıyor? Ben bunu merak ediyorum. Hem de FETÖ ve Feto ve “F tipi”(!) düşmanı, ve onlara karşı “taraf” bir yazar olarak merak ediyorum, hakkım değil mi? Eğitim Sen’in akademisyenlere yönelik her türlü baskıya karşı koyan bildirilerine hangi yanıtlar veriliyor veya hiç yanıt veriliyor mu, merak ediyorum. Benim FETÖ düşmanı olmam, “FETÖ’nün her düşmanı dostumdur” mantığından geçmiyor ve geçmeyecek. Yapılan her baskı ve haksız saldırıda diğer vatandaşların haklarını koruma reflekslerimizi canlı tutmaya zorunluyuz. Bu bizim demokrasi ve insanlık ödevimiz.