Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Bedri Baykam

YOBAZLIĞIN KÖKENİNİ 28 YIL ÖNCE BÖYLE İKAZ ETMİŞTİM!

08.03.2016

Efendim, Dünya Kadınlar Gününüz kutlu olsun! Bunu dedikten sonra da, gündeme göz atalım! Hani gazetelerden azıcık cesareti olanlar çalkalandı ya dün ve bugün... Ankara’da hafta sonu toplanan Hizb-ut Tahri örgütü, demokrasi ve laikliğin yıkılacağını ilan etti! Dinciler, hilafeti kaldıran Atatürk’ü ve Cumhuriyet kadrolarını kafir ilan etti! Hem de nerede biliyorsunuz değil mi? Atatürk Spor ve Sergi Sarayı’nda! Bunu seyreden Valiliğe de, Emniyet Müdürlüğü’ne de artık şaşırma hakkınızın bile kalmadığı bir dönemin en taze hediyesi bu! Yani IŞİD’in “siyasi kanadı” gibi bir söylem Başkent’ten yurdumun semalarına bu ses tonunda yayılıyor. Peki bu kadroların nasıl yetiştiğini hatırlamaya yüreğimiz yetiyor mu?

BAKIN 27 SENE ÖNCE NELERİ ÖNGÖREREK YAZMIŞTIM!

"Ben demiştim" demek kime ne kazandırır, bilmiyorum ama maalesef bugün artık dayanamıyorum, içimden geldi. 15 Aralık 1989 günü, yani 27 yıl önce Özalizm’in zirve günlerinde, Türkiye liberalizmin menfaat dünyası içinde yüzerken, bakın neler yazmışım:
"Bugünlerde Türk kamuoyunu en çok meşgul eden konu meşhur 141, 142 ve 163. maddeler ve bunların yürürlükten kaldırılıp kaldırılmaması. Özetle, demokrasi adına bu çağdışı hukuk savaşını verdiklerini iddia eden, hem sağ hem de sol kesimden birçok politikacı ve gazeteci, sonsuz düşünce özgürlüğü adına komünizm yanlılarına çağdışılığı belirlenmiş ve şeriatçılık isteyenlere karşı bir duvar oluşturan bu Türk Ceza Kanunu maddelerinin kaldırılmasını istiyorlar. Fakat bu şahıslar bunu talep ederken 163. maddenin kaldırılmasının Türk toplumumu nasıl bir geri dönülmez uçuruma iteceğini göremiyorlar ya da görmek istemiyorlar.

163. maddenin demokrasi adına kaldırılması gereği, hakikaten sol demokrat entelektüelin eşitlik, insancıllık, kardeşlik, özgürlük gibi inançlarının tamamen suistimal edilmesi sayesinde kendilerine inandırılmıştır. Burada maalesef ‘acınacak derecede vahim bir saflık’ söz konusudur. İran’da, devrimden sonra Demokrat Sol'un başına gelenler anlaşılan kimsenin kulağına küpe olmamıştır. Bu kişiler ‘Türkiye hiçbir zaman bir İran olmaz’ kanılarını topluma yayarak rejimin gerçek düşmanlarının arzu ettiği şekilde ‘bir tehlike yok’ rehaveti getirmektedirler. Bugünkü eğitim sistemiyle ve rejimle ve iktidar yanlılarının kilit noktalara giderek yerleştirilmesiyle, yarında nerelere gittiğimiz- maalesef, tedbir şimdi alınmazsa- çok açık olarak bellidir. ‘Bunların oyu %7'yi geçmez!’ demek politika tarihini tanımamak demektir. İran’da Humeyni rejiminden kaçıp Türkiye ve ABD’ye yerleşenler ise İran’da da olayların önce aynen böyle başladığını ve sonra çığ gibi kimsenin beklemediği bir anda, Şah’ın totaliter rejimine ve gizli polisi Savak’a rağmen büyüyerek geliştiğini anlatıyorlar. Bugün gösteri ve propaganda yokluğunda oyu %7 olan şeriatçılar, yarın kültürsüz yerel kesimin içine, 163. maddeden arındırılmış bir ceza kanunu ve İran ve Suudi Arabistan’ın pompaladığı milyarlarca dolarla indikleri gün, o %7 oyun %35'e çıkmasına şaşıracak mısınız? Hayır, ben hiç mi hiç şaşırmayacağım. Çünkü propagandanın etkilerini, dinin fanatizmini, hemen yanı başımızdaki İran örneğini, ‘Şeriatın kestiği parmak acımaz’ diyen gözü dönmüşlüğü ve yobazlığın cahilliğini, çok çok iyi biliyorum.
Bugün Türkiye’de sözde herkes Atatürkçüdür, Ama sağda da solda da, Atatürk’ü ‘demode’ olarak görmek moda olmuştur. Ben şahsen Atatürkçüyüm ve bunun bugünkü ortamda ‘demodelik’ değil marjinal ve radikal bir tavır olduğuna inanıyorum. 12 Eylül darbesinin oluşum nedenlerinden bir tanesi, kamuoyuna –sözde- artan şeriatçı eylemlere karşı ordu harekatı olarak izah edilmiştir. Oysa bugünkü rejimin her haliyle Atatürkçülüğe nasıl baktığı ortadadır.
Laik demokratik, hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti bir kere kurulur ve bu yedek parçası olan bir oyuncak değildir. Bozulmaya gelmez. Bu cumhurbaşkanlığı seçimine bile benzemez. Çünkü alt tarafı 7 yıl bir süredir, geçer. Ama basın, politikacılar, aydınlar, yobaz takımının bu oyununa gelip, özgür sesini ve demokrasiyi geri dönülmez şekilde kaybederse, bunun telafisi imkânsızdır"

ATATÜRKÇÜLERE YÖNELİK CİNAYETLERİ VE SİVAS’I TAMAMEN ÖNGÖRMÜŞTÜM!

Ne yazık ki bu ikazların hiç biri kaale alınmadı ve 163. madde “düşünce özgürlüğünden zarar gelmez” savları arasında kaldırıldı! Sonuç maalesef hüsran ötesi oldu ve cinayetler, yobaz ağır propaganda ve örgütlenmeler en yoğun şekilde gelmeye başladı! Bakın, Sivas olaylarının gelişini 3,5 yıl evvelinden, 1 ocak 1990 tarihinde Playboy'daki Değinmeler köşemde, nasıl tahmin etmişim: Unutmayın ki, o anda henüz Muammer Aksoy'un öldürülmesine bile daha bir ay var!

"Şeriatçılar, serbestçe at koşturdukları bu ortamda arkalarına korkunç bir propaganda finansmanı ve devlet güvencesi alırlar. Tabii oyları yüzde 7'lerde kalmaz, fırlar. Kaldı ki belirli bir sokak gösterileri patlamasından sonra bu şeriatçı partinin yüzde 30-40 oya da ihtiyacı yoktur, şeriata ve karanlığa çöküş darbeyle de yapılır. Mesela, birden bir sokak mitingi, gözü dönmüş din fanatikleri tarafından bir toplu linç veya katliama dönüşebilir. Çünkü bu fanatikler için ‘Hak’ yolunda her şey mubahtır. Peki o zaman, mesela Erdal İnönü gibi 163. maddenin de kaldırılmasını talep eden politikacılar ne gibi traji-komik demeçler vereceklerdir? ‘Bunlar demokrasiyi hazmedememiş kişilerdir’ mi diyecektir Sn. İnönü? Bu olayların gelişi ‘perşembenin gelişi çarşambadan bellidir’ durumunda iken SHP bu konudaki gafletini nerelere kadar sürdürecektir? SHP, CHP’nin devamı olan kendi çizgisinde Atatürk’e ve laik TC’ye en büyük ihanetini, 163. maddenin kaldırılmasını talep ederek yapmıştır.”

PEKİ ZAMANE SİYASİLERİ, UYANDILAR MI?

İşte böyle sevgili arkadaşlar: Hani diyoruz ya, kimileri, 2007'de Cumhuriyet yürüyüşlerinde uyandı, kimileri Gezi'den sonra uyandı ve ... kimileri hala uyanamadı! İşte ben maalesef bugün yaşadıklarımız konusunda tam 29 yıl önce, ABD'den döndüğüm 1987 yılında uyandım ve Türkiye'nin bugünkü islamo-faşizme kaymakta olduğunu somut olarak gördüm: İran Başbakanı’nın Anıtkabir’i ziyaret etmeyi reddetmesine karşı hükümetin ve halkın tepkisizliğini gördüğümde uyandım. Maalesef her dediğim çıktı. Övünmüyorum, kahroluyorum üstelik "haklı çıkmamak için" zamanımın %60'ını vermeme rağmen! Doğruyu söyleyeyim mi? 30 yıl önce, bugünü net görebilmek için Einstein kadar zeki olmaya gerek yoktu. Atatürk'ü, Cumhuriyet dönemi tarihi, öncesi ve sonrasıyla 27 Mayıs dönemini bilip, objektif, mantıklı ve hayal dünyalarına kapılmadan öngörümde bulunmak yeterdi. İşte bunu yaptım. Ne yazık ki her dediğim çıktı. Belki bir süre, arada bir, bu acı hatırlatmaları yaparak sizlerle geçmiş üzerinde sohbetler yapacağım! Siyasi gündemimiz ise, bizim bu dönemimizde, yobaz zihniyetin keyifle yok ettiği hareket kabiliyetimiz ve düşünce özgürlüğümüzün acılı kıvranmaları ve yakınmaları ile geçecek.... Peki bizi bu noktalara getiren “büyük siyasi liderlerimiz”in gafleti ve affedilmez körlükleri sona erdi mi?! Ne gezer? Maalesef onlarda ders ötesi tarihi iflaslardan nasiplerini almadan aynen başını kuma gömen devekuşu olmaya devam ediyorlar! Hoşgörü adı altında, demokratik rejim ve Atatürk düşmanlarının saldırgan hainlikleri görmezden geliniyor! Efendim, ne diyorduk, Kadınlar Gününüz tekrar kutlu olsun!