Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Bedri Baykam

TÜRKİYE’NİN DİKTATÖR BAĞIMLILIĞI...

12.10.2016

FAŞİZME ALIŞMA SÜRECİNİN ADI: “DEMOKRASİ”

Açın gözlerinizi. Bu bir tespit yazısı. Söz veriyorum bu makale canınızı acıtmayacak. Çünkü alışmışsınız artık. “Alışmış kudurmuştan beterdir” derler. Tersi de doğrudur. En kudurulması gereken yerde, alışmış, tatlı bir öğleden sonra uykusuna dalmaya hazırdır. Siz en akıl almaz ortamda, cam fanusun içinde sinirleriniz alınmış bir şekilde, yaşamınızın akıp gidişini seyrediyorsunuz. Hem de çoğu zaman memnuniyetle, en basit dünyevi zevklere kendinizi kaptırıp hiçbir şey olmamış gibi tatlı rüyalara dalıyorsunuz... Somonlu bir tagliatelle’ye sığınmaya veya 2. sınıf bir ligin, 2. sınıf gollerine fit olmaya hazırsınız. Çünkü ne dedik? Artık alışmışsınız. 1984’te kara bir kabus gecesinde, sizi yatağınızdan düşürüp hastanelik edebilecek olan senaryolar, şimdi sizi gerçek yaşamda esir alan karanlıkların ta kendisi.

Geçen hafta sonu konu tekrar futbol üzerinden gündemimize girdi. Artık siz yeni demokrasinin uşağı olmuş vatandaş müsveddesinden ibaret bir konuma itiliyorsunuz. Buna “hayır efendim!” deme şansınızın olmadığını da biliyorsunuz. Hatta açık konuşursak, bu duruma sığınıp, kabullenip “Tanrım sen bizi beter günlerden sakla” dediğinizi de kaç kere duydum. Yanı başınızdaydım, n’apim, yalan mı söyleyeyim?

Alın size yaşadığınız ve bir türlü tam kabullenemediğiniz durumunuzla ilgili bir şey daha söyleyeyim: Barbey d’Aurevilly, 19. yüzyılda yaşamış Fransız bir romancı, şair ve gazeteci. Kendi siyasi fikirleri ve iniş çıkışları tartışılır. Cumhuriyetcilik’ten Monarşik ve Katolik eğilimlere uzanan, özel hayatı da alabildiğine çalkantılı bir isim. Ama demokrasi üzerine ettiği bir laf, bizim ülke için biçilmiş kaftan: “Demokrasi, modern dünyanın kuralı gibi durur. Halbuki olsa olsa cezasıdır.” Ne bir kelime eksik, ne de fazla: 21. yüzyıla ayak bastığımızdan beri, ülkemizde demokrasiyi anlam olarak taşıdığımız nokta işte orası: Kocaman bir ceza! Bizler demokrasiyi böyle içselleştirmeyi tercih ettik!

DİKTATÖRÜN DAVRANIŞ SENDROMLARI

Dört bir yanımız, diktatörlerle çevrili! Yıllardır siyasetimiz, iktidarımız, sol partilerimiz, futbol takımlarımız, camileriniz, cemaat yuvalarımız, evlerimiz bize tek başına doğru yolu gösteren ve haddimizi her gün bildiren diktatörlerle kuşatılmış durumda. Onlar her gün bağırıyor, çağırıyor, kafa koparıp kan akıtmak, ekip değiştirmek, taze suçlular üretmek, topluma keyifle bu müdahalelerin nedenini anlatmak ve “Türkiye Cemaati-Cumhuriyeti” adına ne derseniz deyin, ülkenin tüm insanları önünde topluma açılan pencere olan televizyonlar üstünden topluma keyifle bu müdahalelerin nedenini anlatmanın zevkine kendilerini kaptırıyorlar. “Yok edilen” isim bakan, başbakan, futbolcu, yönetici, milletvekili, bürokrat, asker, antrenör, masör veya sekreter olabilir, hiç fark etmez. Her gün birbirini iptal eden çelişkili ve iddialı demeçler verip gündem yaratırlar. Ardından, aynı hırs ve kavga tonuyla, bu çelişki yumağını umursamazca izaha girişirler. Bunu uygularken de çeşitli eklem ve bağlam vurguları, teatral ses tonları, ikna etmekten uzak şekilde fırlayan gözleri ile şovlarını sürdürürler. Ortak noktaları, etrafta düşman arayıp bulmak, bulamazlarsa “saygısızlık yaptığına inandıkları” insanlar yaratıp onları teşhir ederek üzerlerine yürümek! Belirli aralıklarla ve adette kafa uçuramazlarsa, doyumsuzluktan dengelerini kaybedecekleri için, bu konuda taviz vermeden kıyamlarına devam ederler. Tavırları, toplumdan cılız da olsa tepkiler geldiğinde, bundan zevk almaktır. Orada da mantık şudur: “Ben herkesin yaptığının tersini yaparım, herkesin düşündüğünden daha iyi düşünürüm. Ben çok çok özelim. Hepiniz adına ve hepinizden daha iyi düşünürüm”. Kendilerine tepki verme cüretini gösterenler, hemen hedef olurlar ve bu sefer başka insanlardan onların kafalarını koparmaları başka tehditler eşliğinde talep edilir.  Böylece sipariş vererek de, diktatör emellerine başka ek dallar ve erişimler yaratarak yan kollar üstünden ulaşır. Gerekirse bu toplumun tarihine geçen meşhur, gerçekçi, kocaman yalanlarla süslenmiş kumpasları, muhteşem karanlıkta piyesler olarak tezgahlayıp sahte gazeteciler üzerinden virüs gibi topluma yaymaya da girişirler... Emir demiri keser, veren Başkan da olsa, Reis de olsa, İmam da olsa... Yobaz veya ırkçı terör şebekelerimiz bile yıllarca diktatörlerden beslenmiştir.

DİKTATÖR BAĞIMLILARI VE SOFT ELEŞTİRMENLERİ

İnsanlar ise, ister Türkiye’nin genelinde, ister adı geçen kurumlarda olsun, ikiye ayrılmış durumda: Diktatörlerden pasifçe şikayet edenler ile diktatörlere severek ve isteyerek boyun eğenler.

Sonuncu grup, bu toprakların feodal ve bir sultana, bir cemaat liderine, ırkçı bir yobaz-terörist başına kul olmaya kararlı yapısının doğrudan devamı olarak belirir. Gizli veya açık olarak yaşanan kolektif korku ve paranoyaların sonucunda, şımarıklığa ve güce boyun eğmeye meyilli olan kitleler, biraz da o meşhur “Stockholm sendromu” sayesinde olsa gerek, diktatörün yarattığı o bunaltıcı ortama biraz Fin saunasına girer gibi kendi arzularıyla terlemek için giriyorlar.. Bu “başa gelen çekilir”den çok, “ben aslında burada havasız kalmaya bayılıyorum” gibisindenbir kendini ikna etme sürecinin sonucu! Bu arada sözünü ettiğimiz toplumun ait olduğu mahallelerin sosyo-ekonomik fraksiyonuna göre gelir ve eğitim seviyesi indikçe, güce bağımlılık aşırı dozlarda artıyor; gelir ve eğitim seviyesi çok artınca da, bu sefer konumundaki süper avantajları kaybetmek istemeyenler için güçten korku nedeniyle biat ve de üstüne yağcılık ve sahte işbirlikleri tavan yapıyor. Herkes diktatöre reveransını yapmak üzere kuyruğa giriyor. Yani kendini diktatöre ait kul görmekten zevk alanlarla, o ülke, o kulüp, o sektör veya o ırk-din-cemaat kesiminde diktatörden korkan en imtiyazlıların kaderi ve destekledikleri şahıs kesişiyor. Bu bir çıkar kesişmesi ve ne ilginç ki en uzak ekonomik birimler, her alanda bir araya gelebiliyorlar. Kim daha suçlu, tartışılır! Bence tabii ki en az eğitimli kesim daha az suçlu! Çünkü onların pek bir şansları olamadan ağa takılıp kalıyorlar! Böylece tek kişinin, milyonlara kafasına estiği gibi ayar vermeye kalkışması, rahatça yaşama geçebiliyor. Burada manipülasyon sanatının da hakkını yemeyin derim!

Diktatörün kapsama alanı, mesleği ve sıfatı ne olursa olsun, içi rahat oluyor. Çünkü kimsenin “Kral Çıplak!” deme cesareti yok. Tam tersine, herkes çeşitli şehir efsaneleri ve diktatöre haklı gerekçeler uydurarak duruma açıklama getirmeye çalışıyor. Diktatör, bu arada binlerce kişiye ağıza alınmayacak laflar edebilir, milyonlara hakaret edebilir, televizyonlarda, insanı kahkahadan öldürecek lanet okumalara dualar eşliğinde girişebilir. Beklentisi ise bu kitlelerin bu sözlerden mazoşist bir zevk alması, hatta kendisine teşekkür etmeleridir (!).. Demek ki alt ve en üst kategoriler, diktatörün en iyi kontrol altında tuttuğu alanlardır. Ortalara göz atarsak da, bu sefer onların verdiği tepkilerin en delikanlıyla, en pasif arasında gidip geldiğini görürüz. Burada da yöntem önce tedirgin etme sonra şiddet, tehdit, uzaklaştırma ve ağır had bildirmeye kadar gidecek bir karşı koyuşla diktatörün kendi alanını koruma altına alması olabilmektedir. Diktatör, gücü “yasal” olarak elinde tuttuğu gibi, sağlı sollu paralel “sahte-yasal” dalışlarla da emeline ulaşmaya çalışabilir.

ESİR ALINMIŞ TOPLUM PARÇACIKLARI

Türkiye’de diktatörlerin görev ömürleri her alanda uzun oluyor. Çünkü güç kullanımı karşıtları elimine etmek üzere kurulu. İktidar elde olduğuna göre “persona non grata”lar, yani istenmeyen insanlar listesi oluşturmak her zaman kolay oluyor. Bu nedenle, bu riski alıp öğütülme tehlikesiyle karşı karşıya kalmak yerine, insanlar, her şey normal gidiyormuş gibi bir rutine kendilerini bağlamayı tercih ediyorlar. “Demokrasi” kelimesinin zaten her anlama gelen bir maymuncuk haline dönüştüğü bu yozlaşmış ortamlarda herkes kendini en iyi ve en kıdemli demokrasi şampiyonu ilan etmeye hazır. En başta da diktatörümüz tabii... Dolayısıyla bu 21. yüzyılın ortaçağ oyununun ortasında, herkes Noel baba şapkasıyla demokrasicilik oynamaya girişebilir. İmam da, ona hizmet etmeyi görev edinmiş gazeteci bozması da, kurum yöneticisi de, politikacılığı çıkarcılık Monopoly’sine dönüştürmüş vekil de... Herkes sahte gülücüklerle bu ucuz vasat altı makyajın aktığı ortamın prangalarına çaktırmadan boyun eğip, diktatörü fazla kızdırmadan şu yaşam sürecinin geçip gitmesini bekler hale gelebilir. Yani gerçek şudur ki, yeni kuşaklar ve kurumlar hiç de korunmalı bir ortamda değildirler. Güç istismarı, onların iliğini kurutana kadar sürer gider...

Gelecek kuşaklar, bu dönemimize baktıklarında hiçbir zaman milyonlarca insanın hangi gerekçeyle bu oyuna teslim olduklarını, bırakın hesap sormayı, nasıl soru sormaktan veya konuşmaktan korkar hale geldiklerini, nasıl koca “okumuş, adam olmuş” aydın insanların tepkilerini bu derece yok edebildiklerini, boyun eğdiklerini anlamayacaklar. “Nasıl tepki vermemişler ki?” sorusunun yanıtı, aynen minyatür kare bıyıklı Alman’dan bugüne kadar hiç değişmeyen şekilde bir türlü gelemeyecek! Oynanan ağır çekim komedilere seyirci kalmayı, alet olmayı nasıl kabul ettiklerini torunlarına da izah edemeyecekler. Ne camide, ne stadda, ne parlamentoda, ne şehir meydanında, ne de kendi partilerinde...

Son paragrafımız, yine 19. Yüzyıldan, yine Barbey d’Aurevilly’den: “Zaten en çok hiç anlamadığımız şeyleri izah etmeye girişiriz. İnsan beyni, kendi cehaletinden intikam almak için ağır hatalara girişme yolunu seçer!” İşte bu özet, bu toplum fotoğrafının her zerresini izah ediyor! Aslında buna bir de ekleyebileceğimiz şu var: Birçok diktatörün kökeninde, kendi çocukluğunun intikamını alma hırsı vardır. Güce doyamama sendromunun kökeninde var olan bu olgudur. Anlamak isteyene!