Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Bedri Baykam

AKLA ZİYAN BİR 15 TEMMUZ AMATÖR MÜSAMERESİNİN BİLANÇOSU

19.07.2016

Dünya tarihinin tartışmasız en trajikomik “darbe”si cumayı cumartesiye bağlayan gece yaşandı. Yeryüzü oluştuğundan beri daha absürd, daha rezil bir “darbe girişimi” görülmemiştir. Akla ziyan, amatör bir müsamere olarak bile sınıfta kalacak bu seviyesiz saçmalık, o gece gözlerimizin önünde etrafa cerahat saçarak uzadı gitti. Siz hiç özellikle kendini o maçı oynamış gibi gösteren, ama kazanmamak için her şeyi yapan bir takım gördünüz mü? “-mış gibi yapmak” diye bir deyim vardır dilimizde; 15 Temmuz gecesi yaşanan olaya yakıştıracak başka bir tanım bulamıyorum. Benim de hakkımda hazırladıkları iğrenç uydurma iddialardan sonra aleyhlerinde davacı olduğum ve onca başka aydın-gazeteci-yazar hakkında en uydurma, en çirkef iddiaları hazırlayabilmiş FETÖ, her kılığa girebilen, her senaryo ile toplumun her kademesine en beklenilmedik anda saldırmayı DNA’sına yerleştirmiş, hırsı aklından evvel giden bir çete... Atatürkçü yazarlar, TSK, Fenerbahçe derken, bu sefer toptan devlete saldırıp ele geçirmeye çalıştılar. Sonuçta 15 Temmuz gecesi de yine o malum hırslarına mağlup oldular! Kendi Parlamentoları’na ve kendi halkına silah ve bombaları doğrultarak utanılası bir “ilk”in faili oldular bu ülkede...

TARİHİN PALYAÇOLUK ZİRVELERİNE TIRMANAN TRAJİKOMEDİ

Önce olayın yapılış saatinden başlayalım. Bu konuya da zaten bir çok yazar parmak bastı. Her ne gerekçeyle olursa olsun, 22:30’da darbe yapıyorum diye yola çıkan bahtsız sefillerle kimi kıyaslayabilirsiniz ki? Mesela gece 03:00’te, ana okuluna giden bebelerin evine dayanıp kapıyı panikle açan annelere “teyzeciğim, çocukları bana verin, ben hepsini toplayıp doğum günü pastası keseceğim” diyen mahallenin abisi ile bu darbeciler arasındaki beyincik ebadı, kıyaslanabilir durumdadır. Boğaziçi Köprüsü’nü tek yönlü olarak bloke ettiği andan itibaren, darbecinin beyni her yeni hamleyle birlikte o bizim abininkinden daha da geri kalmaya başlıyor. Nedir o köprü? İktidarın oksijen tüpü mü? O anda halkı yolda perişan edip, küfür yiyerek mi darbecilik oynayacaksın? İlkokul çağında mısın da, bu zihni sinir fikirleri icat etmeye kalkıyorsun? Neyin kumandanısın? Bu beyinle evdeki TV kumandasını bile kullanamazsın sen! Ayrıca bu çağda hala “darbe” yaparak halkı arkasına alabileceğine inanan cahil gerçekten kaldı mı? Demek FETÖ’cularda da görüntüde bile ruh, çağı yakalayamamış (!)

O gece aklıma ilk gelen “mantıklı yorum” (!) şuydu: Herhalde Fethullah Gülen buradaki adamlarına Türkiye saatini düşünerek “darbe saat 04:00’te olsun” demiş, ama onun konuşlanmış adamları bunu “Hazret 04:00 dedi, bizim saate göre bu akşam 21:00 ediyor, Haydin Yallah” deyip işe koyulmuş, böylece zaten tarih ve demokrasi kitaplarının yüzkarası olmak dışında, bir de maskarası olmuşlardır. Başka bir açıklama bulamıyorum! Peki, köprü dışında hangi komedi noktasına gidiyorlar? TRT binasına! Herhalde Evren’e danışmışlar önceden, o da onlara kendi marifetlerini böyle anlatmış. İyi de yıl 2016, TRT’yi izleyen, bazı yandaşlar dışında kimse kalmadı ki! Millet 800 farklı TV kanalında, Twitter’ında, Facebook’unda... Ama akla ziyan takım 3-5 genç askeri TRT’ye yollayarak işi bitirdiğini sanıyor! Saat farkı şakası dışında akla gelen tek açıklama, darbeyi saat 03:00 olarak planlamalarına rağmen, bilgi sızması olduğu için hızlı hareket etmeye zorunlu kalmaları... Dünkü Sözcü’de bildirinin darbeyi aslında 03:00 olarak gösterdiği belirtiliyor. Yani son anda darbeden vazgeçeceklerine, İngilizce deyimle “abort” edeceklerine, (abortion=kürtaj) komedi filmi çekimlerine start vermişler!

MİT SAAT 16:00’DAN BERİ DARBEYİ BİLİYORMUŞ, ZİRVENİN HABERİ OLMAMIŞ!

Bu gece 01:00 haberlerinde ve gün boyu, CNNTürk’te , MİT Müsteşarı’nın saat 16:00’da devlet kademelerine darbe istihbaratını haber verdiği detaylarıyla anlatıldı. Hatta, sözde alınan önlemlerle beraber... İyi de bu taze bilginin özrü kabahatinden büyük mü desek, ne desek? Madem böyle bir kesin istihbarat veya yoğun şüphe devreye girmiş, o zaman neden Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı üst düzeyde korumaya alınmadı? Türkiye bu kadar güçsüz bir ülke mi? Daha dün Cumhurbaşkanı, “ben öldürülmekten veya kaçırılmaktan son anda, 10-15 dakika farkla kurtuldum” demedi mi? Peki, öyleyse MİT bu bilgiyi neden zirvede koruması gereken kişilere ulaştırmadı? Son haberler “ulaştırıldı” diyor bir yandan. Yok ülke hava sahası askeri uçuşa kapatılmış, yok birlik ve tank hareketleri yasaklanmış... İyi de Cumhurbaşkanı’nın saat 20.00’den önce haberi olmuyor, onda da korunamıyor bile... Tesadüfen kurtuldum diyor... Bunu bırakın Türkiye’de, dünyada mazur gösterebilecek tek kişi var mı? Sanmıyorum... O zaman biz en iyisi bu konuyu MİT, Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı arasında bırakıp kendi işimize bakalım. Çünkü bu tarif ettiğimiz durumun mantıkla veya istihbaratla bir ilişkisi yok. Bizi ve herkesi aşar... Aralarında aradan 4 gün geçtikten sonra oturup anlaşıp, birbirlerine durumu inandırıcı şekilde aktarabilirlerse, ne mutlu onlara! Daha inanılmazı, o gece konuyu ne bakanlar biliyor, ne de düğünde derdest edilen büyük kuvvet komutanları!

CC XV Bu arada tüm TV’ler açık, hepsi yayına devam ediyor ve her birinde hala bu “kalkışan” bir avuç “hırs mağlubuna” inanmamaları konusunda yayın yapılıyor. Bu yayınlar sayesinde birçok noktada sivil, asker, resmi, herkes nihayet gardını almış oluyor! Cumhurbaşkanı’nın oteli, kendisi ayrıldıktan bir saat sonra basılıyor. Uçağı veya indiği havaalanı Allah’tan bombalanmıyor, Atatürk Havalimanı’ndan da yapılan göstermelik 1-2 saat işgalden sonra çekiliyorlar. Sözde darbe yaptıklarını sanıyorlar, ama Genelkurmay Başkanı ve bazı kuvvet komutanları dışında tutukladıkları veya tutuklamaya kalkıştıkları tek hükümet üyesi veya üst düzey insan yok. Hem de hiç birine saat 16:00’da alınan istihbarat ulaştırılmamış olmasına rağmen... Ayrıca hiçbir darbenin tarihte halka karşı yapılamayacağını bilmeyenler, bir cuma gecesi Köprü’den sonra havalimanında da halkın bedduasını alıp iyice batmaya devam ediyorlar. Tabii her kanalda yedikleri küfür ve alay da işin cabası! Beyinleri maşallah 0 kilometrede!

“MEDYANIN DEMOKRASİ SINAVI” ESAS ŞİMDİ BAŞLIYOR
Meşhur bir laf vardır ve ne hikmettir ki, en çok bu topraklarda rağbet edilir ona: “Bir yalan, ne kadar büyük, ne kadar grotesk olursa, o kadar çok inananı vardır” diye... Maşallah, beklenilmedik bir refleksle o gece gerçekten büyük bir sınav veren sevgili medyamıza, Hükümet bile teşekkür etmek durumunda kaldı. Nasıl “bir gün herkesin hukuka ihtiyacı olacak” dediysek, işte o zatlar da “bir gün herkesin özgür medyaya ihtiyacı olacak” gerçeği ile karşı karşıya kaldılar. Ama medyamızın “demokrasi ile sınanması” aslında daha bitmedi, yeni başlıyor... Çünkü dört gün boyunca “kalkışma”nın artık ezberlediğimiz haber ve yorumları ile bu konuyu kapsama alanına aldım sanmak yetmez!  Yukarıda MİT ile ilgili sorduklarım dahil, alttakilere kadar sayısız soru yanıt bekliyor...
Şimdi değerli medyamızın acilen yanıtını araması gereken sorularla kuşatılmış durumdayız: Mesela bu darbeyi Ordu’nun küçük bir kısmının yaptığı söyleniyor. Hadi diyelim %10-15’i... Yanılıyorsak da öğrenelim. Belki % 5, bilemem. Her neyse, demek ki Ordu’nun yüzde 80 veya %90’ı o anda rejime ve Cumhurbaşkanı’na bağlıydı. Peki Ordu’nun bu ezici çoğunluğu neden 5 saat boyunca devreye girip tepki veremedi? Herhalde dizi seyretmiyorlardı! Bu sorunun yanıtı aramaya değmez mi? Onlar yerine TV’de Cumhurbaşkanı’ndan emir alan halk mı siper olmalıydı? Üstelik o anda MİT’in 7-8 saattir bildiği bir konuda! Ülkenin başkenti ve en büyük kentinin hava sahasını koruyacak herhangi bir sistem yok mu? Örneğin Washington, Londra veya Buenos Aires’in hava sahası bu kadar uzun süre saldırıya uğrasa, onlar da böyle seyreder miydi? Peki ya o sokakların durumu? 1. Ordu köprüye 300 asker yollayıp bu fiili duruma müdahale edemez miydi? Bu ülkenin vatandaşları olarak, bu soruyu sormak, bizim hakkımız değil, görevimiz!

YANITI OLMAYAN BAŞKA SORULAR ORTADA GEZİNİYOR
Bir diğer akla ziyan soru daha geliyor, sıkı durun. Bütün gazetelerde vardı: Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal ve en yüksek rütbeliler, “o” gece Moda Deniz Kulübü’nde bir düğündelermiş. Otopark yetkililerine göre, saat 23:22’de otopark pistine inen (Kaynak: Hürriyet ve NTV) bir askeri helikopterden gelen kamuflaj üniformalı askerler içeri dalıp komutanlarla yaşanan kargaşa sonucu, onları kaçırıp hareket etmişler. İyi de, “darbe”nin kamuoyu önünde kör parmağım gözüne yapılış saati 22:30 civarı... 45-50 dakika boyunca tüm dünya Türkiye’deki darbe girişimini canlı izlerken, bizim en yüksek rütbeli askerlerimizin konudan nasıl hala haberleri yoktu? Bu gerçekten bulvar tiyatrolarında bile rastlanılmayacak kadar abartılı bir fıkraya benziyor. Sokaktaki adamın Twitter’i izlediği kadar ülke istihbaratını takip etmeyen insanlara mı emanet ettik kendimizi ve ülkeyi?
Hadi diyelim ki MİT, kim-kimden taraf emin olamadığı için haberi nerelere ne kadar yayacağını bilemedi. İyi de o anda dünya-alem biliyordu darbe girişimini!
Ardından ülke çapında müsamere devam ederken, siyasiler “millet” kartını devreye sokmaya çalıştılar. İşte bunu anlamam imkansız! Yani ordunun ezici çoğunluğu elinde, ama sen silahsız sivilleri, kurbanlık koyun gibi makinalı tüfeklerin, tankların önüne atıyorsun. Bu nasıl bir mantık, pek anlamıyorum. Bu kadar sivilin şehit düşmesinin ardında, MİT’in gerekli bilgiyi doğru mercilere gereken yıldırım hızında yayamaması ve düşüncesizce alınmış bu diğer karar var.
İşte başlarında tek yüksek rütbeli subay olmadan sahaya sürülen zavallı emir erlerinin kaderine bırakılan bu acayip “kalkışmanın” doğurduğu sorulardan küçük bir kesit. Elinde tüfekle “tatbikata gidiyorsun” diye sahaya sürülen genç asker ve karşısında demokrasi için ölmesi talep edilmiş siviller... Patlayan silahlar, küfürler, yumruklar, tekmeler, tanklar... Sonuç, ağır bir bilanço. Bu arada siyasilerin ardından tüm ülkenin camilerinde tekrar tekrar okunan ezanlar, verilen selalar ile sokağa çağrılan halk... Bunun laik demokratik bir rejime ve ülkenin iç huzuruna nasıl potansiyel bir tehdit oluşturabileceği olasılığını da belirtmeden geçemeyiz.
Şuna inanın ki, hiç komplo meraklısı bir insan değilim. Hatta “bu olay kime yaradı?” mantıksızlığından da hiçbir zaman hareket etmem. Ama burada tartıştığımız verileri kendisine ısrarla ve sükunetle sorup yanıtlarını aramayanlar beyinsizdir.

AĞIR GECENİN ARDINDAN YAŞANANLAR...
Halkın olayın en sıcak anında sahaya sürülerek demokrasiye sahip çıkması ne kadar güzelse, ne yazık ki görüntülere yansıyan şekilde, gencecik askerlerin linç edilmeleri ve değerli ordumuzun hakaretlere uğraması da bir kadar korkunç ve üzücü. İtiraf edelim, halkımızın büyük çoğunluğu erinden komutanlarına, askerlerimizi o tablolar içinde seyrederken içleri kanadı, gözyaşı döktüler... Ordu, bu Cumhuriyet’in temel taşında vardır. “Kafa kesilme” iddiasının doğruluğu veya yanlışlığı konusuna girmek istemiyorum. Ben o iddianın yanlış çıkmasını tercih ederim. Ama tabii sonuna kadar araştırıldıktan sonra bu yanıtın verilmesi lazım. Bu veya linçlere katılanların da en az darbe girişimcileri kadar ağır şekilde cezalandırılmaları gerekir. Halkın demokrasiyi korumak için bayrak ve sloganlarla, o gece kendini sokağa atması ne kadar doğal ve haklı ise, bu sloganlarda kimi unsurların haddini aşıp agresif bir AKP taraftarlığı veya ağır bir yobazlıkla, kendilerinden olmayan düşünce, kişi ve parti üyelerine saldırmaları da bir o kadar affedilemez. Çünkü bu kin, nefret ve şiddete çağrı suçlarının, darbeden aşağı kalır tarafı yok!  Sosyal medyada okuduğum sayısız bildirim ve fotoğraflarda, videolarda gördüğüm salyaları akan kimi yobazlar, daha birkaç hafta önce yıldönümünü andığımız Sivas’ın ne yazık ki acı bir hatıraya dönüşmediğini, her an hortlayabileceğini bize tekrar kanıtladı. “Sokağa çıkın” çağrısı, üzücüdür ki kimi noktada, İslami Devrim gösterilerine dönüştü. Tekbirlerle, adeta Gezi günlerinin acısını çıkarmaya çalıştılar. Sonuçta o günlerde bir kere gördüğümüz için içimizin kalktığı o “palalı” tipolojisi, tekil olmadığını, ülkede ne yazık ki onca “palalı” yetiştirildiğini bize kanıtlayarak geri döndü. Sanki hiç askerlik yapmamışçasına, kendilerine üstleri tarafından verilen emirleri mecburen uygulamaktan başka suçu olmayan gencecik insanlara reva görülen ağır hakaret, saldırı, aşağılama ve işlenen cinayetler gerçekten korkunçtu.

ORTAK BİLDİRİ
Gecenin sonucu, gurur verici kritik anı, tüm muhalefetin gayet vakur ve bilinçli bir refleksle, anında “darbeye hayır!” demeleri. Bu konuda Kılıçdaroğlu, Bahçeli ve HDP Grup Başkan Vekili İdris Baluken’in hızlı tepkileriyle darbeyi siyasi olarak dayanaksız hale düşürmelerini gerçekten kutlamak lazım.
Dört partinin ortak bildirisinde dikkat çeken noktalar vardı. Birincisi o sabah bu işlemlerin hızla yapılabilmiş olması güzel bir gelişmeydi. Bu arada Bahçeli’nin o inatçı söyleminde bu sefer ısrar etmeyip HDP ile aynı bildiriye imza atması, işin sevindirici kısımları arasındaydı. Bunu 15 ay önce yapabilseydi, başka bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık! Ama bir başka dikkat çekici nokta, bildirinin “laik, demokratik, hukuk devleti”nden söz etmemesiydi. Hatta ayrı ayrı ne laiklik, ne de hukuk devleti gündemdeydi bildiride... Kılıçdaroğlu, altına imzasını attığı bu bildiriye keşke “laiklik” tanımını koydurabilseydi.

İDAM VE SİLAHLANMA: AĞIR TEHLİKE İÇEREN TALEPLER
AKP, bu vesileyle yalnız FETÖ’cülerin değil, her muhalif gruptan insanın ister TSK, ister yargı, ister bürokrasiden ayıklanmaları işine girişirse, kimse buna şaşırmaz. Bu arada hangi hukuksuzlukların devreye girebileceğine de bakmak lazım. Örneğin Anayasa Mahkemesi’nin iki üyesinin, Alparslan Ertan ve Erdal Ercan’ın gözaltına alınabilmesi, bu konuda dehşet verici bir hamle. Çünkü normalde AYM kararı olmadan AYM üyeleri hakkında işlem yapılamaz. Bu üyeler hakkında önce gözaltı geldi, ardından daha ancak dün AYM kararı çıktı. Bu tavır Yekta Güngör Özden’in yorumuyla da, Taha Akyol’un yorumuyla da hukuka uygun değil. Çünkü muhalefete tahammülsüzlük AKP’nin DNA’sında var. Bu tahammülsüzlük, AKP seçmeni ve üyelerinde de olduğu için, meydanlarda kan içicilerin “idam isteriz” diye bağırıp ölüm sloganları atması da yine kimseyi şaşırtmadı. Başbakan’ın ve Cumhurbaşkanı’nın “halkımız isterse gündeme alırız” sözleri ağır popülizm kokuyordu: Hangi halkın isteği? Mesela ben ve sayısız arkadaşım, idam cezası istemiyoruz. O zaman bizim dediğimizi yapsın Sayın Cumhurbaşkanı! Medyada bir çok gazetecinin, kendilerine manşet çıksın diye “idam cezası” kartını sürekli sıcak tutmalarını esefle karşılıyorum. Birincisi, idam cezası olan ülkeler, hiçbir surette AB üyesi olamazlar. Herhalde bu olay nedeniyle AKP bile AB ile köprüleri toptan atmaya kalkışamaz. Ayrıca daha mühim nokta, idam cezası kana susamış bir güruh tarafından tekrar yasalaşsa bile, bu “kalkışma” için geçerli olamaz. Çünkü çıkarılan yasalar, geriye yönelik uygulanamazlar. Ha, uygulansa ne mi olur? İşte o zaman bu yönetim, 12 Eylül hukuksuzluğunun ortasına düşer. Erdal Eren’in yaşını illegal şekilde büyüterek onu idama yollamaktan farklı olmaz. Evrensel hukuka saygılı hiçbir ülke bu dayatmaları affetmez.
İdam olayına balıklama atlayan diğer parti ise yine MHP oldu. Partinin Grup Başkanvekili Erkan Akçay idama olan somut desteklerinin gerekçelerini saydıktan sonra “Vatan hainleri, teröristler, idam cezasının olmayışından cüret bulmuşlardır. (…) Biz, Milliyetçi Hareket Partisi olarak diyoruz ki vatan hainlerinin, teröristlerin ve terör elebaşlarının kalemi artık kırılmalıdır”. Ne kadar ilginç değil mi? Bir insanın canını almak için sabırsızlanan bu ilginç zat, kalem kırma imgesinin bile, Türk Hukuk’nda hakimin “Bu kararı bir kez daha almak istemiyorum, bu kararı aldığım kalemi kırarak da bunun son olmasını diliyorum” anlamında kullanıldığını bile bilmiyor. İtiraf edeyim onun adına yüzüm kızardı. Ayrıca “idam” diye tempo tutanlar veya “hak ettiler” diyenler şunu bilmelidir ki, o sehpalar bir kere kurulduğunda kimin canını alacağı hiç belli olmaz. Bu oyunlara hiç yeltenmemek, en sağlıklı çözümdür.
Çok tehlikeli başka bir çıkış, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Şeref Malkoç’tan geldi. O da “darbeye teşebbüs edenlere karşı milletin meşru müdafaa hakkını savunması için ruhsatlı silah verilmesinin önünün açılması lazım” demeye cüret etti. Bunun nasıl bir cinayetler dizisi veya iç savaşın önünü açacağını hesaplayamadan edilmiş sorumsuz sözlerdi...

AKP AÇISINDAN BİLANÇO
FETÖ çetesinin yarattığı darbe girişimi ile bir rejim depremi geçiren Türkiye’de iktidarın sahibi olan AKP’ye sormak lazım: Bugün darbeyi yapmış olan komutanların çoğu, şurada 7-8 yıl önce Balyoz davasının uydurma senaryoları ile alaşağı ettiğiniz namuslu subayların yerine geçirdiğiniz ve şimdi FETÖ’cü olduğunu yine sizin söylediğiniz subaylar değil mi? Hani şu “ne istediler de vermedik?” dediğiniz o bahtsız Hoca’nın adamları... Hani sizi kandırmışlardı ya... Hani biz Atatürkçü yazarlar hakkında olmadık hayali senaryolar dayatmışlardı... Türkiye’nin yaşadığı bu içler acısı senaryolar ve verdiği ağır insan kayıplarında, işte bu kandırılmanın ağır sonuçları var. Şimdi önümüzdeki YAŞ ve MGK kapsamında Türkiye’yi yönetenler, Balyoz ve diğer davalarda suçsuzlukları kanıtlanmış ama emekliye sevkedilmiş veya terfi ettirilmemiş gerçek komutanlarının durumunu acil olarak masaya yatırmalıdır. Aksi takdirde PKK, IŞİD, Suriye üçgeninde her köşede her an bekleyen tehlikelerle mücadele edecek Ordumuz, son 15 Temmuz kalkışmasının ardından sahaya sürecek yetkili donanımlı komutan bulamaz!

ERDOĞAN: BİR TAŞLA 8 KUŞ!
Gelin hızla sayalım:
1) Artık yurt dışında RTE tüm iddiaların aksine, darbe engellemiş bir demokrasi şampiyonu olarak görüldüğüne inanıyor.
2) Bu vesileyle TSK’yı, yargıyı, bürokrasiyi istediği gibi temizleyerek kendi ekiplerine yer açacak
3) Aynen eskisi gibi, artık kendisi şikayet edilen bir Başkan veya diktatör değil, tersine demokrasi mağduru, saldırıya uğramış, destek hak eden bir insan konumuna geçti!
4) 17/25 Aralık iddialarının artık ancak çöpe gidebileceğini, çünkü bunları hazırlayanların silahlı bir çete olduğunun bu olayla kanıtlandığını düşünüyor.
5) TBMM’nin çıkarabileceği idam yasası, artık siyasetin üstünde Demokles’in kılıcı gibi sallanacak ve muhalefeti caydırıcı bir unsur haline gelebilecek.
6) En azından bir süre, muhalefetin sesi kısılacak, destek metinleri ve demeçleriyle AKP, içte ve dışta nefes alacak.
7) Diploma konusu, artık büyük oranda gündemden düşecek, bahsedenler “paralelcilikle” suçlanabilecek!
8) Ve en önemlisi, en azından RTE’nin görüşüyle, Başkanlık ve Yeni Anayasa yolu bu vesileyle kılıfına uydurulup açılmış olacak.
Şimdi Erdoğan’ın tüm umudu, bu 8’li pakette...

VE MUHALEFET...
Muhalefetin acil olarak kendini 15 Temmuz tebrik ve dayanışma kutlamalarından çıkarıp o konu ortak bildiride halledildiğine göre, gerçek işlevini hatırlaması lazım. Aksi takdirde, Erdoğan bu gri günlerde ilerleyebileceği çok boşluk bulur. Umarım her bir lider, yarından tezi yok, “sana olan muhalefetimizin %1 azalması için hiçbir gerekçe yok. Bu darbe kalkışmasını, başka şekilde kullanmaya kalkma, ülkenin sorunları ve hukuksuz yapısı aynen olduğu yerde duruyor” demeyi ihmal etmez. Bizler mi? Yine bu antidemokratik grupların hiçbirinde yer almamanın gönül rahatlığını yaşıyoruz...