Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Bedri Baykam

KAHRAMANLARIMIZ HEP KALBİMİZDE…

25.01.2011

Dün yine Uğur Mumcu’yu her yerde andık. “ Adalet ve demokrasi haftası”nda, sevgili Mumcu’yu da, Muammer Aksoy’u da, Çetin Emeç’i de, Turan Dursun’u da, Bahriye Üçok’u da, Ahmet Taner Kışlalı’yı da, Necip Hablemitoğlu’nu da, Danıştay şehidimiz Mustafa Yücel Özbilgin’i de, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ı da, öldürülen isimsiz gençleri de anacağız.
         Bildiğiniz gibi Türkiye artık delirdi. Bugün 25 yaşındaki gençler gerçek Türkiye’yi bilmiyorlar, aileleri ise bence doğru dürüst hatırlamıyorlar! Yoksa böylesine duyarsız yaşamazlardı. Atatürk Türkiyesi’nin tüm izlerinin artık fütursuzca silinmeye çalışıldığı bu karanlık dönem, göz göre göre geldi. Önceleri “ne kadar paranoyaksınız, nerden çıktı bu şeriat korkusu?” diye bizlerin sırtını sıvazlayan büyük (!) politikacılar, işadamları, işin rengi onların bile artık görebildiği yönde değişmeye başladıktan sonra ise, çıkar ilişkileri, korkular ve beyin felci hakim olmaya başlayınca sustular, ortalardan toz oldular…
         Sözcükler deyip geçmeyin! Türkiye, iki tanımlamayı yanlış yaptığı için bu durumlara düştü. “Demokrasi”nin tanımlaması ve “Darbelere nasıl karşı çıkıldığının” tanımlaması… Demokrasilerde, demokrasi düşmanlarına yer olmadığını defalarca anlattık ama inandıramadık! Çünkü sanki acırcasına demokratik düzende “onlar da olsun ne çıkar ki!” diyerek, demokrasiye hiç inanmayanları bu rejimin parçası haline getirdiler.
         “Merak etme bir şey olmaz”cılar, ‘80 lerin sonlarında türediler. TCK’dan şeriat propagandasına ağır suçlar getiren 163. Madde’yi artık geçerliliği kalmamış komünizm propagandasını yasaklayan 141 ve 142’yle beraber çıkardılar. SHP bile aktif rol oynadı bu bilinçsizlikte. Bizleri dinlemediler. Savlar komikti: “Bir şeyi yasaklarsanız meraklısı çok olur” ya da “Biz İran olamayız, onlar Şii, biz Sünniyiz” gibisinden cümleler! Biz ise enflasyona ve işsizliğe yenilmiş, eğitimsiz kitlelerde bu gafın geri dönülmez yıkım yaratacağını dile getiriyorduk. Maalesef haklı çıktık ve zırh yasadan çıkınca, “projenin devamı” olarak aydınlarımız öldürülmeye başlandı. İlk şehit, her an bir saldırı gelebileceğini bilmemize rağmen her gün savaşan ADD’nin kurucusu Aksoy olacaktı…
         “Sol acilen birleşmezse, şeriatçı partiler önce belediyeleri, sonra meclisi alacak” dedik, ”Taban Operasyonu” hareketini kurduk. Başta Ecevit, “sol liderler” yine “hayır” diyerek ülkenin ipini çektiler. %1-2 lik farklarla Erdoğan ve Gökçek efsaneleri böyle başlatıldı. Hep BİZİM kesimin vurdumduymazlığı sayesinde!
         Sosyal demokrat oyların başka bölünme ihanetleri, halkla bütünleşememeleri, 28 Şubat önlemlerinin anti-laik/demokratik uçuruma yuvarlanışı durduramaması... Demokrasiyi “düşman” bilen anlayışların, demokrasinin tüm zaaflarını kullanarak, güçler ayrılığını ve demokrasinin tüm kurumlarını adım adım yok etmesi…
         Türkiye’yi öldüren diğer bir kelime oyunu, mantıklı her insanın zaten darbecilere karşı olduğunu bilerek, “darbelere karşıyız” diye diye yalnız TSK’yı felç edenlerinki... Böylece sanki darbe yalnız askerden gelebilirmiş gibi bir inanç yaratarak, sivil darbelerin önünün açılması, teorik dirençlerin bile yok edilmesi, anti-laik darbelerin masum ve “demokrat” (!) gösterilmesi!
         İşte sevgili Aksoy ve Mumcu başta olmak üzere, bugünkü mücadelemizi, yalnız hapislerde çürütülmek istenen bugünkü aydınlarımız için değil, bizim için seve seve, bile bile canını vermiş şehitlerimiz için kazanmaya mecburuz. Bu nedenle muhalefet lideri hala bugün “laiklik tehlikede değil” deyip rehavet hakkı kullanamaz; “merak etmeyin bir şeycikler olmaz” diye kimsenin halkı uyutma hakkı yok! Laikliği, mahcubiyeti bırakarak diğer sosyal adalet kavramlarıyla beraber gündeme getirmek ise zorunlu ödevimiz!
         Türkiye’nin en büyük gazetesinin çok değerli ”Atatürkçü” yazarlarından birini aramıştım 2000’lerin başlarında, yine bir anma etkinliğimiz için. Gayet sakin şekilde şunu söylemişti bana: “Biz prensip olarak bu etkinliklerin hiçbirini gazetede kullanmamaya karar verdik.” (!) Ne diyelim, biz de “peki öyle olsun” dedik. Şu kara mizaha bakın ki, aynı gazetenin en meşhur yazarı 1-2 yıl sonra şunu yazdı: “Devrim şehitleri sayılırken neden Çetin Emeç’e az yer veriliyor isim olarak, buna isyan ediyorum”. Yine acı acı gülümsedim bu sözlere. Sizin gazetenin bir prensip kararı vardı hani, ondan olmasın?” diyemedim!

          Evet sevgili dostlar, hançeri her fırsatta kendi göğsümüze kendimiz sapladık. “Onlar”a ise kızma hakkımız yok. O takım, kendine göre “görevini” yapıyor…