Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Bedri Baykam

YERİ DOLDURULMAZ İNSANLAR GİDİNCE...

26.01.2016

Foklarla vezir, penguenlerle rezil olanlar... / Ahmet Hakan, Mustafa Koç hakkında nerede yanılıyor? / Kamer Genç’in “feneri” yolumuzu nasıl aydınlatıyor? / Tahsin Yücel isimli sessiz efsane...

Kimin ne zaman ayrılacağını bilmiyoruz bu tiyatro sahnesinden... Bazen “danks!” diye bir baş aktör oyunun en beklenilmedik yerinde koyup gidince, bir şok dalgası yaşayıp sudan çıkmış balığa dönüyoruz. Sevgili Mustafa Koç’un kaybı, Türkiye sahnesinde zamansızlığı ve yarattığı büyük acıyla, dehşet bir boşluk yarattı.

Aklıma farklı sahneler düşüyor, yaşam kareleri... Atölyemde geçirilen uzun sohbetli-sanatlı bir gece, yan yana seyredilen Fenerbahçe maçları ve o doyulmaz gol kucaklaşmalarımız, 1907 Fenerbahçe Derneği’ndeki sergimde Fenerbahçe tarihini beraber yad edişimiz, yemekler, tipik erkek arkadaş sohbetleri... Ve tabii herkes gibi benim de son 5-6 günde beynimi tırmalayan yüzlerce “keşke şu, keşke bu...”. Her şey normal aksa, önümüzdeki haftalarda bir yandan eşim Sibel’le çıkarmayı düşündükleri fotoğraf dergisini, bir yandan ülkeyi ve sanatı konuşacağımız bir yemek yiyecektik bizim evde. Kısmetten fazlası olmuyor.

Son günlerde üst üste sayısız sevgi dolu yazı çıktı Mustafa hakkında! Herkes ne kadar içerikli, ne kadar çok anekdot anlatıyor, ne kadar doyulamayan yaşanmışlık ve samimi hayranlık birikiyor önümüzde! Ve tabii ki bu ne kadar eşsiz bir servet... Konu burada Koç Grubu’nun gücü veya maddi serveti değil. Genç bir insanın ömrü üstünden toplumun her katmanıyla ayrı ayrı oluşturduğu ilişkiler, dostluklar ve bunlardan dökülen güven dolu sevgi, ömür üstünden gelişen arkadaşlık bağları.

Unutmuşum fok Badem’i mesela... Ne kadar klas bir hareket bu! Hangi zengin böyle bir hikayeye yapay şekilde monte edilip orada rol yaparak yer alabilir ki? O fotoğraflara dikkatle bakan herkes, o samimiyeti hemen okur. Yaşam bu işte! Kimini foklarla vezir yapar, kimini de penguenlerle rezil...
Kimse alınmasın, yazılan onca güzel köşe arasından Yılmaz Özdil’in “İki Mustafa”sı hemen sıyrılıyor. O tarihi anekdotta da en güzel detay, Mustafa’nın, Londra’da Madame Tussaud müzesindeki heykeltraşı, Lord Kinross’un Atatürk kitabını okumaya mecbur etmesi! Ne kadar haklı bir eylem! Kiminle dans ettiğini bilmeden, kim Atatürk’ün kalıcı bir eserini yapma hakkı kazanabilir ki! Bu arada Ahmet Hakan da “Lütfen Mustafa’dan büyük bir muhalif ve direnişçi çıkarma zorlamasına girmeyin!” mealinden bir ikaz yaparak Erdoğan’la olan son görüşmesini hatırlatıyor. Hakan bence yanılıyor. Çünkü olaya göreceli bakmıyor. Evet, kimsenin, Mustafa’dan sokaklarda direnişçi bir ODTÜ öğrencisinin tavır ve sloganlarını beklediği yok. Kimsenin Mustafa’dan benim veya Çölaşan’ın yazdığı hükümet karşıtı makaleleri beklediği de yok. Herkesin görevi, sorumlulukları ve alanı farklı. Ama Mustafa’nın ve Koç Grubu’nun Gezi Direnişi’ne verdikleri o unutulmaz destek veya çeşitli vesilelerle verdikleri tam sayfa Atatürk fotoğrafının yanına yazdıkları “Özlüyoruz...” satırı, EN AZ gençlerin dev bir kitlesel eylemi kadar veya iktidar aleyhine yazacağımız kapsamlı bir muhalif kitap kadar etkili ve önemli. Çünkü işadamları arasında yaygın olan, gerginliklere bulaşmamak, mümkün olduğu kadar renksiz ve tarafsız kalmak, hatta muhaliflerle aralarına belirli ölçülerde timsahlı dereler yerleştirmektir; mesela günümüz Türkiyesi’nde, Atatürk imgesini yok saymak, araya en azından görünmez mesafeler koymak demektir. İşte Mustafa ve Koç Grubu hiçbir aşamada böyle pasif tavırlara tenezzül etmemiş, siyasetin en yoğun, sıcak ve tehlikeli günlerinde, kimi zaman belki Başbakan’ı sinirden delirtecek bu hareketler, hiçbir çekince görülmeden devreye sokulmuş, bununla ilgili de zaten beklenen bedeller ödenmiştir. Koç Grubu’nun Atatürk’le ilgili ilan kampanyası ve hazırladıkları filme yobaz medyadan gelen tepkileri, sevgili Ahmet Hakan bilmem unuttu mu? Yani her şey görecelidir. Mustafa’nın bu uygulamaları, sorumlulukları itibariyle aldığı riskler göz önüne serildiğinde, radikalden öte, kitlesel eylem etkisi yaratacak muhalif gerilla tavrından farksızdır. Hiç kimsenin, Divan Oteli ve Koç Grubu’nun Gezi’ye verdiği desteği küçümsemesine imkan yoktur. Aynı şekilde, kimsenin günümüz Türkiye şartlarında, Koç Grubu’nun laik eğitime, çağdaş sanata, bilime verdiği destekleri standart bir uygulama olarak görme hakkı da yoktur. Örneğin futbol maçında yaşanabilecek şiddeti, bir savaş sahnesi ile kıyaslayıp küçük göremezsiniz. Her zemin kendi şartlarını doğurur.

Mustafa’nın yönetiminde, Koç Grubu kendi beklentilerini de aşan büyük bir gelişme gösterdi; kendini katladı. Mustafa bunu disiplin ile güler yüzü, kalite arayışı ile kurumsal dayanışmayı, esneklik ile vizyonu bir araya getirerek başardı. Zaten özel hayatında da hep hesaplı riskler alırdı. Uçma, dalma gibi kolay cesaret edilmeyecek sporlarda bile, o hep mükemmeliyet arayışındaydı. Hem de en kişisel ve doğal stiliyle... Derin benliğinde, aile, arkadaş, hayvan ve doğa sevgisi vardı. Mustafa, dünyayı ödünç alıp paylaştığımızın çok farkındaydı...

Herhalde federasyonla bürokratik bir boşluk yaşandı ki, Fenerbahçe 1907’nin kurucusu için evvelsi gün Saraçoğlu’nda saygı duruşu yapılamadı. Yadırgandı bu durum. Eminiz ki, akan zaman içinde Mustafa Koç, layıkıyla her yerde ardında bıraktığı güzelliklerle anılmaya devam edecek. Toplum, oluşan bu yüksek standart karşısında, bilinçaltında hep o dik duruşu ısrarla arayıp bulmak isteyecek... Bu konuda Mustafa’nın değerli kardeşleri Ömer Koç ve Ali Koç’un da aynı çizgiyi, aynı kararlılıkta sürdürüyor olacaklarını bilmek belki tek tesellimiz.

MECLİSİN ESPRİ KÜPÜ KAMER GENÇ...

Mustafa Koç’tan bir gün sonra kaybettik, Kamer Genç’i. Kamer Genç deyince Türk halkının kalbinde hemen bir gülümseme, bir sıcaklık belirir. Arkasında bu kadar yoğun bir sevgi seli bırakan siyasetçi azdır. Onların da her birinin farklı bir stili vardır. Örneğin aklıma 1960’larda babam Dr. Suphi Baykam’ın dönemi geliyor. Kah Parlamento önüne yere mendil açar, zam isteyen milletvekillerini dilenci gibi gösterip tepki verirdi, kah bir kasket takıp İstanbul sokaklarını bir dolmuş şoförü olarak tam gün gezip halkın dertlerini “içinden” dinler, öğrenirdi babam. Mesela o arabalardan birinde kendisine koca bulmasını isteyen kadınlara bile rastladığı, o günlerin gazetelerinde manşet olmuştu! Aradan neredeyse 50 yıl geçmesine rağmen hala onu bana anlatıyorlarsa, hitabet sanatından olduğu kadar, bu hikayelerin bıraktığı izlerdendir... Yine aynı dönemden CKMP’den Osman Bölükbaşı da binbir anekdotuyla siyasi yaşamımıza renk katmıştı. Hem Parlamento’da, hem de... cezaevinde! Dönemimizin farklı yıldızı Kamer Genç de siyasi partilere yaranamadı. O ince hesap ve çıkar ilişkilerinden uzak duran halkın has adamıydı. Partilerin ise daima başka hesapları olur. Nasreddin Hoca’yı andıran örnekleri ve çıkışları, insanı gülmekten kırıp geçiren senaryoları ile izlenme rekorlarını zorlardı. Mesela oğlunun evinden çıkarken görüldüğünde, “çiçek suluyordum” esprisi bir refleksle gelmiş olsa da, bugün çoğulcu anlamda literatürümüze girdi. Bir de o meşhur “şecaatin arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler” cümlesini kameralar önünde söylemeye kalkışmış, beş farklı denemeden sonra kendisi de gülerek vazgeçmişti bu girişimden. Kamer Genç tam bir Anadolu, Atatürk ve Cumhuriyet sevdalısıydı. Bugün Tuncelililerden Cumhuriyet düşmanı çıkartmaya çalışanlara özenle hatırlatılır! Gerek SHP, gerek CHP, gerek bir dönem vekili olduğu DYP ve ardından bağımsızlar sıralarında hep 12 Eylül'le, Özal’la, daha sonra da AKP’liler ve Erdoğan’la sayısız kapışmalar yaşamıştı. Mehmet Ali Ağca’nın idamına tek başına “red oyu” vermiş, Obama gelince Parlamento’da ayağa kalkmamış, Meclis’te gericilerle olan kapışmaları defalarca fiziki şiddet raddesine gelmiş, buna karşın Genç, hiç korkmadan dik durmaya devam etmişti. Deniz Fener’i yolsuzluğunun üstünün örtülmesine şiddetle tepki verdiğinden, Parlamento’da günlerce elinde deniz feneriyle dolaştı ve kürsüye de öyle çıkmaktan sakınmadı.
Soru şu: Türkiye neden kendi bünyesinden, Genç’in kararlılığında, yaratıcılığında ve halkla kucaklaşma seviyesinde siyasi partiler çıkaramıyor? Neden halk, bu nedenle arasına mesafe koyduğu partilerle yetinmeye mecbur kalıyor? Yolsuzlukların bir numaralı düşmanı Kamer Genç’i ve söylemini, dilini hafif bulan ve onu biraz alaya alma eğilimi gösteren muhalif milletvekilleri hep şunu düşünmeli: “Bak ne güzel, ‘ben öyle hafif adam değilim, lök gibi ağır oturuyorum’ diye övünüyorum ama galiba bir yerde halktan uzaklaşıp hata yapan, lüzumsuz boşa zaman harcayan da benim!”

EDEBİYATIMIZIN KALESİ TAHSİN YÜCEL

Kimi insanlar vardır, ülkelerin kültürel altyapılarının temel taşlarındandır. Onları az kişi tanır ama onlar aydınların el üstünde tuttukları kalıcı değerlerin başında gelirler. Sıfat, şöhret, para onlar açısından ömür boyu ikinci planda kalır. Tahsin Yücel onlardan biriydi. Aynen 1998’de kaybettiğimiz Sezer Tansuğ’nun resim sanatımızın bir döneminde bıraktığı iz gibidir, Tahsin Yücel’in edebiyat dünyamızdaki varlığı. Veya biraz farklı bir kıyaslamayla, ne yazık ki çok genç yaşta kaybettiğimiz Jak Deleon geliyor aklıma. O da bale dünyasının hem tarihçisi, hem eleştirmeni, hem de en büyük sevgilisiydi. Ama bu saydığımız diğer isimler gibi ne yazık ki uzun yaşayamadı Jak. Yaşasaydı Tansuğ ve Yücel sürekliliğinde ve bugün “henüz” 64 yaşında, bir sanat dalı üzerine odaklanmış bir sanat adamımız daha olacaktı. Ne var ki 50’li yaşlarının başlarında ölüm onu aramızdan çekip almıştı.

Tahsin Yücel, duayen bir bilirkişi olarak kaldı yıllarca. Bir dil ustası, büyük bir çevirmen, felsefeci, ömür üstünden verimli bir yazar, edebiyat eleştirmeni olarak, onu tanıyanlar için parladı hep. Kimse boş yere 50-60 yıl üstünden isim olmaz. Türk entelektüel ortamının onuru ve gururu isimler arasında yer alır, Tahsin Yücel. Onun adı da, bugün salt mevkii, siyasi sıfatı veya parası ile isim olanlardan farklı olarak, asırlar boyu unutulmayacaktır...

Bir işadamı, bir siyasetçi, bir edebiyatçı... Birbirinden onca farklı dünyalardan üç isim, 36 saatlik bir zaman dilimi içinde birbiri peşi sıra göçüp gittiler. Ama o farklı yaşamlar içinde, gövde sağlamlıkları açısından ortak noktaları o kadar çoktu ki...