Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Bedri Baykam

HAVA KASVETLİ VE AĞIR…

29.01.2013

Bu ülkede yaşamak artık kırıcı, utanç verici, kahredici… Boş yere “İçim Parçalanıyor” diye sergi açmamışım! Silivri’de yaşadığımız sahneler, oralarda tutsak kalan “Demokrasi nöbetçilerimiz”in kulağımda yankılanan  sözleri, yazdıkları mektuplar, hepsi her an durmadan beynimin içinde alarm sinyalleri vererek yanıp sönüyor.
Cumartesi günü “Fatih Hilmioğlu’na Özgürlük” çağrısı yapan dernek, platform ve sivil toplum kuruluşlarıyla beraber yağmur altında yürüdük, haykırdık, konuştuk. Hani artık direkt olarak  “işkence” yapılmıyor ya… Onun yerine, insanlar susuz, tedavisiz, doktorsuz bırakılarak, maddi-manevi, uzun ve  farklı ileri demokrasi işkencelerine maruz bırakılıyorlar. Prof. Fatih Hilmioğlu’nun kansere dönüşen rahatsızlığı sinsice ilerlerken, onu kaderiyle başbaşa bırakıp, tam teşekküllü bir hastanede tedavisine yeşil ışık yakmayanlar, bu ağır vebalin altına giriyorlar.
Beni kahreden bir diğer nokta ise: Tuncay Özkan’ın sağlık durumu hakkında duyduğumuz üzücü haberler. Kilo kaybı, halsizlik… Ama buna karşın tabii ki ödünsüz, dimdik ayakta süren onurlu bir  mücadele! Hukukla, insanlıkla ilişkisi kalmamışların, zulüm konusunda buldukları yeni metod “su bazlı”. Burada Balbay ve Özkan’ın açıklamasını tekrar size sunuyorum:
“Silivri’de günde 5 taksitte 9 saat verilen su toplam 10 dakikaya düştü. Artık günde kişi başına 200 litre soğuk, 50 litre sıcak su verilecek.. 2 dakikada banyo, çamaşır, bulaşık işini halledeceğiz. Yönetim bunu ‘artık 24 saat sıcak-soğuk su veriliyor’ gibi duyurmaya hazırlanıyor! Eskiden haftada üç kez toplam 6 saat verilen sıcak su, şimdi günde 2 dakikaya düştü. Kalabalık koğuşlarda günlük su hakkı öğle olmadan bitiyor. Silivri’de susuz kış yaşanıyor.Bu işkencedir, zulümdür.”
TSK artık başsız bir gövde gibi. Bu noktalara taşınırken, kendisinin ne hatası vardı-yoktu tartışmasını artık tarihe bırakıyorum. Olay o noktaya geldi ki, her gün savaş çağrıları yapan Başbakanımız bile, komutansız kalan orduların trajik durumunu nihayet gördü ve “acil demokrasi” (!) çağrısında bulunup “terörle mücadele için gönderecek komutan bulamıyoruz” diye açık açık medyada, yargının akıl almaz, mantığa sığmaz karar ve uygulamalarından yakınmaya başladı!
Bütün bunlara karşı, içeride tutulanlardan yürekli bir Deniz Kurmay Albay’nın, Ümit Metin’in, birkaç ay önce bana yazdığı mektuptan bölümlerle başbaşa bırakıyorum sizleri:
“Ben Ümit Metin olarak devletime ve milletime gecemi gündüzümü  ayırt etmeden yıllarımı verdim. Başarılı, cumhuriyet değerlerine bağlı bir subay olduğum için burada hapiste bulunuyorum. Ama biliyorum ki ülkem için ben okyanusta bir kum tanesi gibiyim. Canım vatanıma, ulusuma feda olsun. Askerlik mesleğine başlarken canımı buvatan uğruna gözümü bile kırpmadan feda  edeceğime yemin ettim. Beni verdikleri ceza ile korkutamazlar, 16  yıl değil, 160 yıl ceza verseler Atatürk'ün yolundan bir adım geri atmam.
Benim üzüldüğüm husus gözümün önünde yandaş medya aracılığıyla Türk  Silahlı  Kuvvetleri’nin  yıpratılması,  başarılı subayların,  general  ve  amirallerin tutuklanarak tasfiye edilmesi ve buna aynı yöntemlerle devam edilerek Türk Silahlı Kuvvetleri’nin zayıflatılması, Türk adaletinin bu ve benzeri davalarla yok edilmesidir. Komutanlarımızın bu gerçeği görmeyip, görevlerine hiçbir şey olmamış gibi  devam etmelerini  anlamam çok zor. Umarım ne yaptıklarını biliyor ve ülkemizin nereye gittiğini görüyorlardır. Burada yazdıklarım yanlış anlaşılmasın. Ben onlardan siyaset yapmalarını değil, her komutandan görevi olan personelini ve TSK’ni  korumalarını istiyorum. Masum  personellerini çetelere yem etmemelerini ve TSK’nin yıpratılmasını ve zayıflatılmasını önlemelerini istiyorum.”
İşte böyle sevgili “aydınlar”.  Tabii ki tüm gazeteciler, Hrant Dink ve Pınar Selek davaları son derece önemli. Ama benzer hukuk mağduriyetlerine uğramış subaylarınızın durumunu görmezden gelirseniz, aydınlığın değil karanlığın parçası olursunuz…
Sevgili ülkem, dış basına göre, ekonominin harika gittiği bir ileri demokrasi ülkesinde bir eli yağda bir eli balda yaşıyor! Otelinin odasında televizyonlarımızda süren Amerikan usulü eğlence ve yarışma programlarını izleyen, AVM’lerimizi gezen bir yabancı gazeteci, şu sözlerimize ne  kadar inanır, siz düşünün artık!