Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Bedri Baykam

HIZLI HÜKÜMETİN KARIŞIK GÜNDEMİ!

30.11.2015

İsviçre’de veya Finlandiya’da 10 yılda olmayacak olaylar, Türkiye’de iki-üç haftaya sığarak rahatça yaşanabiliyor (Dikkat edin “Fransa” veya hatta “Belçika, Hollanda” demiyorum, çünkü oralarda da durum karışık!). Hayatımız artık James Bond filmi gibi. Yakında her gün yürüdüğümüz sokaklardan geçerken “eğilin kurşun atıyorlar” demeye bile alışacağız. Acıtan bir durum bu. Zaten dünyada ne yazık ki devamlı canlı kalması gereken “gündemdeki sıcak bölge” açığı artık İsrail-Filistin hattında değil,  bizim coğrafyamızda yer buluyor! Yani dünyanın savaş ekseni tamamen bize doğru kaymış durumda ve işin acısı biz artık bu duruma alıştık!

TÜRKİYE NESİNE GÜVENEREK RUS UÇAĞINA SALDIRABİLDİ?

Eskiden konumuz yalnız PKK terörüydü; şimdi işleri geliştirdik, kılıç kalkan döşenip kavga etmeyeceğimiz, diklenmeyeceğimiz komşu kalmadı.
Hatırlayacaksınız, Kennedy cinayeti hakkında “Dünyayı Değiştiren 8 Saniye” başlıklı bir sergi açmıştım. Bizim geçen hafta yaşadıklarımız da, “Türkiye-Rusya ilişkilerini ve Türk dış politika eksenini toptan değiştiren 17 saniye” diye anılacak diye korkuyorum! “Efendim, bu uçak 17 saniye boyunca sınırımızı ihlal etmişmiş, kaç kere söylemişiz bizi dinlememiş, sınırlarımızın dışına bir türlü çıkmamış!” İyi de hepimiz ezbere biliyoruz ki, buna benzer konular sürekli yaşanıyor. Örneğin, Türkiye ve Yunanistan arasında en az ayda bir, savaş uçakları “it dalaşı” yapıyorlar ve günün sonunda siyasiler hızlarını alamazsa hemen bir nota dayıyorlar... Aynen yine Ege kara sularında yaşanan kıta sahanlığı konularında olduğu gibi! Rusya bunu bilmiyor mu? Fazlasıyla biliyor! Peki biz topraklarımıza bir saldırısı söz konusu olmayan Rus uçağına ne yaptık? Vurup düşürdük ve pilotlarının da ölmesine veya kaybolmasına neden olduk. Bir de üstüne “yarın olsa yine yaparım” dedik (!), bu da yetmedi, “Rusya bizden özür dilesin” dedik. Rusya’nın bize şu anda yaptığı ekonomik yaptırımlara ve açtığı ekonomik savaşa bakıyorum da, “nereden çıktı bu acayip tavır?” diyemiyorum! Türkiye neye güvenerek bu kabadayılığı yaptı? Dünyanın bu kritik süreci içinde, alternatif bir süper güç ilişkisini neye dayanarak ateşe atabildi? Konu “düşmanımın dostu düşmanımdır” diyecek kadar basit olamaz, değil mi? Bunu yapan bir Amerikan uçağı olsaydı, sen onu da aynı şekilde düşürebilecek miydin, aynı kafa tutmayı yapabilecek miydin? Rusya’ya hiçbir mantığa sığmayan saldırıyı yaparken bunun yüz binlerce ya da milyonlarca ailenin günlük ve hatta tüm yaşamlarının gidişatına ne gibi korkunç zararlar getirebileceğini aklına getirdin mi? Anlayamadığımız püf noktası hangisi? Nedir bu işin gerçek yüzü? Karışık işler bunlar!

KORKARIM TAHİR ELÇİ CİNAYETİ GRİ BÖLGEDE KALMAYA MAHKUM...

Tahir Elçi cinayeti çok bilinmeyenli bir denklem ve ne yazık ki şimdiden öyle kalmaya aday. Polis ve savcılar cinayet yeri ve delil toplama işini çatışmalar sürdüğü için doğru dürüst yapamıyorlar. Olay yerini saatler/günler sonra incelemek ne kadar işe yarayabilir, tartışılır. Tabi kaçınılmaz şekilde insanların aklına 90’larda üst üste yaşanan derin devlet cinayetleri geliyor. Ama o senaryo adına da birçok gri nokta var. Tahir Elçi’nin açıklama yaptığı sokağın başına otomatik silahlı PKK militanlarının gelmesi için derin devlet mi emir verdi? Bu senaryoda devlete sızmış güçler iki polisi yem olarak mı harcadı? Teröristlerin ellerinde silahlarla Tahir Elçi’nin açıklama yaptığı sokağa ateş ederek dalmalarını polis mi istedi? “Tüm yaz boyunca HDP’nin siyasi yükselişini durdurmak için saldırılara geçen ve emeline kavuşan PKK, Elçi’nin de barışçı sözlerinden rahatsız olup o bölgede o saatte silaha mı sarıldı?” sözlerini biri söylediği zaman, aksini kesin olarak iddia edebilir miyiz? Aslında şu saatten sonra ne desek boş, çünkü her iki taraf da bu olayı kendi açısından, görmek istediği gibi değerlendirecek. Her veriyi, ulaşmak istediği sonuca kanıt olarak görecek, uysa da, uymasa da! Zaten biz Türkiye’de davaların böyle akmasına alışık değil miyiz? Savcının etrafta ateş sürerken neredeyse yerde emekleyerek, vurulmamaya çalışarak kanıt aradığı, (ardından da çoluk çocuğun, gazetecilerin delilleri ayaklar altına alıp gezindiği!) ülke haline gelmiş olmamız acı bir gerçek! Birileri artık ülkeyi “Vahşi Batı”nın kovboy filmlerinin orta yerine taşıdı ve bırakıp gitti! Hayır bu ortamlara alışmamız bir güldürü vesilesi olamaz! İyi de, nedir bu işin gerçek yüzü! Karışık işler bunlar!

GAZETECİLİĞİN YİNE ÖLDÜRÜLDÜĞÜ GÜN!  

İşte bu denklemlerin önümüze sürüldüğü aynı hafta bir de Can Dündar ve Erdem Gül tutuklanmalarını yaşadık. Ne yazık ki beklenen oldu Cumhuriyet ve Can Dündar önce hedef gösterildi sonrasında da düğmeye basılınca aylar sonra savcılar üzerlerine gitti. Zaten bu bilinen verileri tekrarladığımızda, ülkede yargı bağımsızlığının ve güçler ayrılığının olmadığını ve davaların resmen sipariş edilebildiğini görüyorsunuz! Ülkenin ve basının bu olaydan sonra Cumhuriyet gazetesine ve bu iki gazeteciye sahip çıkışındaki en güzel taraf şu: Can Dündar’ın ideolojisini veya Cumhuriyet gazetesinin yeni çizgisini hiç tutmayan, sahiplenmeyen, hatta toptan reddeden insanlar da aynı yüksek sesle ve aynı kararlılıkla konunun üzerine gidip desteklerini açıkça verdiler. İşte bu alkışlanacak güzel bir şey. Çünkü tek sesli bir “diktatörlüğün hedeflediği dikensiz gül bahçesi”ne ulaşmak istemiyorsak, başka seçeneğimiz yok. Bugün bu hesaplaşmaların vakti hiç değil... Bugün bizim için ana hedef, demokrasiyi korumak için Can Dündar ve Erdem Gül’ü hapisten çıkaracak toplumsal baskıyı kurmak, Cumhuriyet gazetesini koruma altına almak... Önceliklerinizi, mücadele kitabınızda çok iyi saptamanız lazım. Arada bazen haddini aşıp sizi delirtmeye çalışanlar olsa bile...