Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Banner Image 1
Bedri Baykam

İNSANLIK ÖTESİ BİR FİNAL!

16.09.2011

 

Ömrümde sayısız tarihi tenis maçı izledim. 1969 da İstanbul’da, Güney Afrikalı Bob Hewitt’in dünyanın en iyi toprak kort oyuncularından Yugoslav Zeljko Franulovic’i 5 sette yendiği muhteşem maç, 1972’de Wimbledon finalinde, Stan Smith’in "maalesef" İlie Nastase’yi 5 sette yendiği maç, 1976’da Bjorn Borg’un Fransiz Jauffret’yi 5 sette yendiği maç, 1980-81’deki inanılmaz Borg - Mc Enroe maclari, veya son dönemlerin Federer- Nadal arasındaki sayısız Kritik maç, bu sene Roland Garros’ta Federer’in Djokovic’i  yendiği inanılmaz maç, tabii ki arada atladığım Agassi, Sampras ve diğerlerinin sayısız maçı da cabasi...

İste 40 yıldır en üst düzey dünya tenisini yerinde izleyen biri olarak konuşuyorum: Dünya tarihi, hiç bir zaman pazartesi gecesi izlediğimiz Djokovic- Nadal finali kadar inanılmaz seviyede bir maç yaşamadı. Bunun böyle olacağını hissetmiş biri olarak çevremde herkese bunu önceden söylemiştim. İzlemeyenlerden de rica ediyorum: ömründe hiç bir tenis maçı izlememiş olsanız dahi, lütfen gidin acil bir spor kanalında bu maçın tekrarını izleyin. Çünkü ömrünüzde bu seviyede bir spor müsabakası bir daha zor görürsünüz...

Djokovic in bu şimdiden efsanevi tenis maçını hangi skorla kazandığına baktığımızda bu dediklerimi anlayamayız. Çünkü 6-2, 6-4, 6-7, 6-1 lik skor sanki herhangi olağan bir maçı yansıtıyor. Halbuki yalnız 36 dakikada ulaşılan 3/2’lik skor ve oyun seviyesini bile görseniz, ne demek istediğimi anlardınız. Her iki sete, 2-0 önde başlayan Nadal, Djokovic’in " insanlık dışı" ritmiyle her iki seti de uzatamadan kaybetti. Ama skorda dramatik görünmeyen bu setlerde bile nasıl bir çekişme yaşandığını ancak seyredenler bilir. 

Kimi zaman 27-28 kere füze hızıyla gelip giden toplar, gerek açıları, gerek insanın aklını başından alan ritm ve strateji savaşları, gerek topların çalışılmışlığıyla, maçın her saniyesi tam bir aksiyon-macera-gerilim filminin kilit anları gibiydi. İnsan zekasının, refleks seviyesinin, gücünün ve dayanıklılık limitinin zorlanması vardı bu karşılaşmanın her anında…. Her iki raket de kimi zaman 18 dakika süren maraton oyunların içinde yüzerken, akıl almaz şiddette backhand  paralleler, dekruaze forehandler ve müthiş ayak hızlarıyla baş döndürdüler… Nadal bu robot intizamı ve sanatçı yaratıcılığını beraber eriten müthiş rakibi karşısında özellikle 3. sette Che için kullanılan deyimi ödünç alırsak “heroico guerillero” yani “kahraman gerilla” gibi ölesiye mücadele etti. 6-5 öndeyken maç için servis atan Djokoviç 2 puan yaklaşmasına rağmen bu oyunu alamadı ve tie-break te Nadal bu seti 7-6 almayı başardı. 4. setin hemen başında sırt ağrılarıyla kıvranan Sırp tenisçi sakatlık molası aldı yerlere yattı, iğne oldu, masaj oldu… İşte o anda ben tüm ibreler şansın döndüğünü gösterirken Nadal’ın bu durumda psikolojik olarak çok zorlanacağını ve ibrelerin “Djoko” ya döndüğünü twitter’da yazdım. Nedeni de şuydu: bu kadar ağır bir acı çektiğini gördüğünüz rakibiniz, maçı bırakıp gitmezse, o andan itibaren siz ona karşı nasıl oynayacağınızın ritmini kaybedersiniz. Sakatlığından istifade edip çok mu koşturacaksınız? Bu “erkekliğe” sığar mı? Maçı uzatıp bırakmasını mı bekleyeceksiniz? Bunlar gibi onlarca soru bilinçaltınızda fink atarken ritminizden uzaklaşmamanız mümkün değildir. Beklediğim de aynen gerçekleşti ardından: kendi servisini kaybetmeyen ve iki kez servis kıran Djokoviç seti 6-1, maçı 3-1 kazandı ve ilk defa Amerika Açık turnuvasını kazanmış oldu. Bu yıl 4 büyük Grand Slam turnuvasının üçünü böylece kazanmış oldu ve altın harflerle adını  tenis tarihine yazdırdı. Bu başarıyı egale eden 6 tenisçi var ama geçmişte Don Budge ve daha yeni zamanlarda Rod Laver aynı yıl “dört” büyük turnuvayı da kazanan tek isimler olarak zirvede duruyorlar…

Tenisin ne kadar zalim ve acımasız bir spor olduğunu anlamak için, bu turnuva yine derslerle doluydu. Bu günlerde “miladı doldu” zannıyla rafa kaldırılmak istenen Roger Federer, bu yıl yere göğe sığdırılamayan Djokoviç’e karşı son set 5-3, 40-15 de iki maç topu kazandı. O anda bir ace, bir winner servis veya rakibinin bir hatasıyla maçı alma şansı yüzde 90’dı. Djokoviç Tanrıların yardımıyla o puanları çevirdi, maçı aldı. Beceriyle, şansla, Allah yardımıyla, inançla… Federer o puanlardan birini alsa belki bugün şampiyon diye o alkışlanıyor olacaktı. O seviyede her şey işte o kadar ince kıl farklarıyla dönüyor. Demek ki şu gerçeği kabul etmemiz lazım: dünyada bu üç tenisçinin daha bize yaşatacakları çoook unutulmaz karşılaşma bizi bekliyor… Ama şu kesin: Djokoviç’in büyük çıkışı, Federer-Nadal’a karşı bu yıl kurduğu üstünlük, dünya tenisinin ve rekabetin seviyesini en az bir gömlek yukarı çekti.