100. yıl kutlamaları gazete sayfalarını yoğun bir şekilde doldurmuş olsa da, doğruyu söylemek gerekirse beklediğimizden çok daha sönük geçti. Buna karşılık, sanat ortamı olarak mutluyuz ki, birçok önemli sergi açıldı. Benim küratörlüğünü yaptığım ve 81 sanatçının katılıyla gerçekleşen “100 Yıl Perspektifinde Sanat: Türkiye’de Modern ve Çağdaşın Serüveni” başlıklı sergiyi Atatürk’e ithaf ettik. İBB Kültür AŞ’nin sanat platformu olan Taksim Sanat ve kurucusu olduğum Piramid Sanat’ın ortak projesi olarak düzenledikleri sergi, her iki mekanda 14 Ocak’a kadar açık olacak. Benim için diğer öne çıkan proje ise, İzzettin Çalışlar’ın küratörlüğünü yaptığı ve Borusan Kocabıyık Vakfı’nın himayesinde Galataport’ta açılan “Cumhuriyetin Yüzü” başlığını taşıyor. Gerek özet metinler gerek harika büyütülmüş fotoğraflar ve sanat eserleriyle çok değerli bir bütünlük kazanmış olan sergi, 3 Mart’a kadar devam ediyor. Her iki büyük buluşmayı da Mustafa Kemal Atatürk’ün görebilmiş olmasını çok isterdim. 

 

100. YIL DÖNEMECİNDE BİLE, GERİCİLİK KUŞATMA PEŞİNDE

Devletimizin etkinliklerini planlayan hükümetin yaptığı kutlama programları ise, benim beklediğim düzeye yaklaşamadı. Sanıyorum ki, bunun gerekçelerini uzun uzadıya izah etmemize gerek yok. Bu arada çıkan o harika özel gazeteler, makaleler ve düzenlenen sergilerin yanı sıra, maalesef parazit olmayı refleks haline getirmiş çeşitli kişi ve “kurumlar” yine her türlü çamur sıçratma operasyonunu yürüttü. 100. yılda da Atatürksüz hutbe ile karşımıza çıkan Diyanet, ÇEDES ve hemen ardından gelen “Gençliğe Değer” projeleri ile okulları artık öğretmenden çok din görevlisinin bulunacağı ve adeta bilim karşıtı bir geleceğin hazırlanacağı bir kumpasa dönüştürüyor. Laik eğitime doğrudan darbe vurulurken öğrenciler artık gericilere emanet ediliyor. Pansiyonlara, yurtlara tarikatlar doğrudan bir sızma gerçekleştirirken ekonomik imkansızlıklar simitleri bile “askıya” taşıyor. “Osmanlı kaybetmedi, laik denen köpekler kaybetti o toprakları. Laikliği getiren köpekler, onlar kaybetti" diye atıp tutan dönerci hain, “verem” olduğu gerekçesiyle serbest bırakılıyor ve bu tehlikeli ve bulaşıcı hastalıkla gıda işletmeciliğine devam ediyor. Şimdi bana diyeceksiniz ki, “Bunların neresi yeni, sevgili yazar? Değişen ne var ki, istikametimiz yıllardır bu değil mi zaten?”  

 

ÖZGÜR ÖZEL, EN KRİTİK DÖNEMDE DİREKSİYONU ELE ALDI

Bize düşen, artık CHP’nin yeni Genel Başkan ve yeni yönetiminin genç enerjisini de yanımıza alarak, “Türkiye’de laiklik tehlikede değildir” masallarıyla kendini ve toplumu uyutan psikolojiden hızla uzaklaşıp Parti’nin gerçek hassasiyetleriyle buluşturmak. Toplumda çok bir ciddi umut halkası belirdi ve Özel ile yeni ekibinin zor görevi, bu ateşi canlı tutmak hatta daha da alevlendirmek… Özel seçilmeseydi, CHP son seçimlere kıyasla belediye seçimlerinde net en az %20 oy kaybederdi. Bu benim siyasi, toplumsal ve genel frekanslardan aldığım kişisel intiba; bir anket sonucu değil. Zaten tüm bu sürecin içinden gelerek CHP’nin başına geçen Özel, kendini çok hızlı bir gündemin ortasında buldu. Ve bu gündem artık gördüğümüz gibi Diyanet’in provokatif hezeyanlarından ibaret olmayacak! 

 

ANAYASA MAHKEMESİ KRİZİ VE YARGITAY’IN HUKUK TANIMAZ TAVRI

Duayen başyazarımız Alev Coşkun, geçtiğimiz pazartesi günü yine inanılmaz derecede güncel ve yararlı bir tarihsel analiz yaptı, “Hukuk Devleti-Hukukun Üstünlüğü” başlıklı yazıyı lütfen okuyun. Coşkun, o kadar somut, sade ve tartışılmaz şekilde özetlemiş ki durumu… Öncelikle kanunların, Anayasa karşısında güçlerini kaybettiklerini tarihsel olarak hatırlatmış, ardından da “Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlığını taşıyan 11. maddeyi yerleştirmiş metnine: “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.” Bir diğer hatırlatılan 158. madde ise şöyle: “Diğer mahkemelerle Anayasa Mahkemesi’nin görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesi’nin kararları esas alınır.” 153. maddenin son fıkrası ise şunu vurguluyor: “Anayasa Mahkemesi’nin kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlar.”

 

1961 Anayasası’nın mükemmelliğinin hatırlatıldığı bu kritik yazıya benim yapacağım tek hatırlatma, Cemal Gürsel’in anayasa profesörlerine söylediği o tarihi cümledir: “Değerli arkadaşlar, bizler hukuk profesörü değiliz; anayasa ve hukuk sizin işiniz. Ama lütfen öyle bir anayasa hazırlayın ki, bir daha hiçbir parti gücü tek başına eline alıp demokrasiyi ve özgürlükleri yok etmeye kalkışamasın”. Mealen aktardığım bu cümleler, ideal bir hukuk devletinin kökeni olan güçler ayrılığının, yani yürütme, yasama ve yargının birbirinden ayrılması ve sistemin sürekli olarak denetlenebilmesinin kalıcı olarak yaşama geçmesi anlamına geliyor. 

 

Burada yakın tarihimizi, yani son 60-70 yılı ele almamız mümkün değil. Ama özetle hatırlatalım ki, 61 Anayasası’nın ruhu, 71’de, 80’de, 2010’da ve 2017’de ne kadar yok edilmiş olursa olsun, ilginçtir ki gericilerin gözünde hala nefretlerini kustukları bir referans noktası olarak korku salmaya devam ediyor! Özgürlüğe ve demokrasiye düşman olan oluşumlar sürekli olarak “Anayasa’yı özgürleştireceğiz” iddiası altında sahte makyajlarla totaliter faşist rejimlere yanaşma operasyonunu tamamına erdirme konusunda artık uzman olmuşlar! 

 

Yaşanan kriz, abartılı hatta grotesk bir hukuk rezaletidir. Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Anayasa Mahkemesi’nin kararını -hiçbir yetkisi yokken- incelemeye alıp etkisiz duruma getirmekle kalmamış, Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda da bulunmuştur. Ömrümde hiçbir zaman Anayasa Mahkemesi’nin bu denli ağır bir saldırıya uğrayıp işlevsiz bırakıldığını görmedim. Şunu unutmayın ki, bugüne kadar Erdoğan’ın da Anayasa Mahkemesi kararlarını beğenmediği ve açıkça eleştirdiğini çok yaşadık ama burada devreye sokulan hukuk tanımazlık bambaşka ağır bir boyut atlama!

 

AYM, KARARLI VE ÖZGÜVEN DOLU, ÇOK FARKLI BİR TAVIR ALABİLİRDİ

Aslında burada yaşananları dramatize etmeden yapılacak tek şey vardı: Yargıtay kararının ardından, AYM’nin derhal Anayasa’nın gerekli maddelerini hatırlatarak bu kararların “kadük olduğunun” altını çizmesi ve kararlı bir şekilde kendileri hakkında “suç duyurusu” yapan Yargıtay üyelerinin üyeliklerinin doğal olarak tartışmaya açılması istemini kamuoyuna açıklamalarıydı. Anayasa Mahkemesi, bu ülkenin işleyiş çarkının tartışılmaz zirvesi olma vasfını ve gerçeğini hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde altı kalın çizgilerle vurgulamak suretiyle önce kendisi belirtmeliydi. Mekânın esas sahibi, kendisine illegal şekilde saldıran başka bir yargı kurumuna karşı bu denli sessiz ve pasif kalmamalıydı. 

 

Ama maalesef bu yaşandı. Bana göre Anayasa Mahkemesi pasif tepkili bir tavır alınca, oluşan otorite boşluğunda, sanki iki eşit mahkeme birbirleriyle itişip kakışıyor gibi bir imaj doğmasına neden olundu. Bu sefer Cumhurbaşkanı kendini önce Yargıtay’dan yana taraf gösterdi ve hemen sonra da hakem olarak ortaya attı. Ama taraflı bir hakem olduğunu da açıkça ortaya koydu!

 

Anayasa mahkemesi süper bir temyiz mahkemesi değildir. Anayasa Mahkemesi’nin iki temel görevi bulunmaktadır. İlki, somut norm denetimi ile yasaların Anayasa’ya uygunluğunun denetlenmesi. İkincisi, mahkemelerin verdiği kararların bireysel başvuru yöntemi ile Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlük ihlali yapıp yapmadığının denetlenmesi. İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi olaydan el çektiği bir davayı AYM kararından sonra yenileyip düşme kararı vermesi gerekirken yetkisiz ve usulsüz Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ne göndermesi krizin başlıca nedeni nitelğindedir. Yargıtay 3. Ceza Dairesi de kendisine normal ve hukuki süreç içinde gelmeyen konuda karar vermesi krizin tırmanmasına neden olmuştur. Olayı iki kurum arasında yetki tartışması olarak görmek sorunu hiç görmemek demektir. Bile isteye sorun karşısında taraf tutmak demektir. 

 

ÖZGÜR ÖZEL’İN KRİZE KARŞI ERDOĞAN’A VERDİĞİ HARİKA YANIT

Özel ise bu kavgada Anayasa Mahkemesi’nden yana olduğunu söylerken çok zeki bir çözümleme de getirdi. 

Bakın haberi beraber okuyalım: “Özel, Erdoğan’a ‘Sen darbecisin, bu bir darbe girişimidir’ dedi. Özel, ‘Yok hükmünde kabul edilmeni istemiyorsan bu Anayasa’ya sahip çık. Sahip çıkmazsan sen de yok hükmündesin’ diye konuştu. ‘Sen Anayasa’nın o hükmünü değiştirecek güçte değilsin, millet bu yetkiyi vermedi. Sen bu yüzden darbecisin, bu bir darbe girişimidir. Bu, Anayasa’yı askıya alma girişimi. Türkiye’yi anayasasızlaştırma girişimine Anayasa’dan en çok yetki, güç ve sorumluluk alan kişi yol veriyorsa, göz yumuyorsa, destek veriyorsa kendi meşruiyetini ortadan kaldırıyor demektir.’ (…) ‘AYM kararlarının bağlayıcılığına yönelik maddesini yok sayan Cumhurbaşkanı, kendisinin görev yetki ve sorumluluklarıyla ilgili maddeyi var saymaktadır. Bir başkası da gelir senin varlığını yok sayar. Bu Anayasa’yı yok saymaya başlamak, esas Anayasa’dan en çok gücü ve yetkiyi alanın sorunudur, esas tehdit onadır. Ama o burada Anayasa’nın arkasında duracağına, o burada Anayasa’daki hükümleri koruyacağına Yargıtay ile birlikte Anayasa’nın bir hükmünü yok saymaya çalışmaktadır.”

 

Özgür Özel’in bu çıkışı son derece yerinde ve çok zekicedir.

 

İKTİDAR VE BAHÇELİ’NİN ESAS NİYETLERİNİN DEŞİFRAJI

Aslında AKP ve küçük ortak MHP’nin artık sabırsız oldukları ve kanuna “Yüksek yargı dediğimiz bir mahkeme bizim onayladığımız kararları veriyorsa meşrudur, vermiyorsa gayri meşrudur” şeklinde baktıkları ortadadır.

İşte bu nedenle de Devlet Bahçeli “Anayasa Mahkemesi kapatılmalı ya da yeniden yapılandırılmalıdır” diyebilmektedir. Halbuki Anayasa Mahkemesi’ni kapatmaktan bahsetmek fiili olarak darbedir. Hiç kimse aksini iddia edemez. Yani bu cümleleri ile Bahçeli sözün şehvetine kapılıp haddini aşmış, açık bir fiili darbeye yeltenmiştir. Bahçeli’nin sözlerinin tercümesi şudur: “Yargının iktidarın eylemlerini, düşüncelerini denetlemek gibi bir fonksiyonu olamaz. Üst yargı, ya yok hükmünde olacaktır, lağvedilecektir ya da onu her dediğimizi doğrudan onaylayacak şekilde yeniden kurgularız.” Bakın bunun da bir tercümesi daha vardır: “Güçler ayrılığı diye bir şey olamaz, Erdoğan ne düşünürse ne derse ne uygulamak isterse meydan onun emirlerine açık olmalıdır. Yürütme, yasama ve yargı ayrılığı diye bir kavram ya da sistem denetlemeleri yok hükmündedir!”

 

Aynen İstanbul Sözleşmesi olayında yaşadığımız gibi Anayasa’ya bireysel başvuru hakkı konusunda da AKP önce Avrupa’nın gözünde Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacak adımları atar göründükten sonra, aradan bir süre geçtikten sonra bu kadar demokratik adımların kendi gözünde ülkeye bol geldiğini saptayıp hemen olayı geri vitese taşıyor.

 

DİĞER GÜNDEM MADDELERİ BEKLEMEDE…

Özgür Özel’in sıcak gündemini meşgul edecek diğer iki konuyu ise burada dinlemekle yetineceğiz. İYİ Parti’yi birbirine katan, “CHP ile ittifak yapmak mı, yapmamak mı?” sorusunun siyasi arenada ve Altı Ok cephesinde nasıl ele alınacağı, normalde on gün içinde yapılması gereken Tüzük Kurultayı’nın ertelenip ertelenmeyeceği ve adayların tüm yurtta hangi yöntemlerle seçileceğinin iktidara gelirken Parti içinde verilen sözlerle uyum içinde kalıp kalmayacağının netleşmesi… Onları da takdir edersiniz ki aynı yazıda derinleştiremeyeceğim.

 

Özgür Özel’e ilk haftasında sabır, güç ve enerji diliyorum. Tüm bu fırtınalı ve çakıl taşlı zor yolda yürürken, Parti içi demokrasi konusunda verdiği sözleri, Demokratik Dijital Devrim dahil olmak üzere unutmayacağından şüphem yok.

Yazı Tarihi: 16.11.2023
Paylaş
Benzer Yazılar
16 Nisan 2026
Görüntülenme:

09 Nisan 2026
Görüntülenme:

02 Nisan 2026
Görüntülenme:

Videolar
Alt
Bedri Baykam | Bir Haremim Olsun İsterdim / I Wish I had a Harem @Berlin